• BIST 116.511
  • Altın 162,176
  • Dolar 3,7374
  • Euro 4,6518
  • Ağrı 4 °C

Obsessif-Kompülsif Kişilik ve Bozukluğu

Mehmet Emin Kızgın

Obsessif-Kompülsif Kişilik ve Bozukluğu

Obsesyon sözcüğü Latince bir kökene dayanıyor. Obsideratum ya da Obsidere; kuşatma, rahatsız etmek anlamında kullanılmıştır. Obsesyonel tabloyu ortaya koyanların başında P. Janet gelir, ve tabloyu psikasteni ( ruhsal zayıflık ) çerçevesi içinde ele almıştır. Daha sonra Freud konuyu ruhsal çatışmalara dayandırmıştır.

Klasik özelliği bitmez tükenmezliği, otomatizm doğuruşu, mücadele yaratışı, hastanın zihninde bağlantısız bir biçimde yer alışı ile belirlenir.Kişide bilinç bozukluğu yaratmadan bir gerilim çerçevesinde hissedilirler.Benlik ( ego ) bu kuşatmayı, çevrelemeyi kesinlikle kabul edemez ve yabancı olarak hisseder, zamanla bu belirtilerin tümü ile mücadeleye kalkıp yarattıkları sıkıntıdan kurtulmaya çalışır. Obsessif kişinin (superego ) üst benliği zamanla katı ve acımasız bir nitelik kazanır ( sadik ).

Obsessif –kompulsif olaylara çocuklarda sık rastlanır ve aşırı olmadıkları sürece doğal oldukları kabul edilir. Bu çocuklar erişkin çağa geçtiklerinde belirtilerden çoğunu yitirdikleri saptanır. Ancak bazılarında yalnız oldukları sırada bunları davranışları ile ortaya koydukları bilinir ki , ozaman obsesyonel kişilikten söz edilir. Bu çerçeve içerisinde aşırıya varan bir dürüstlük , her zaman için çok daha yüksek bir düzeye erişme arzusu, eksiksiz olma isteği, abartılmış bir düzenlilik, titizlik, alışkanlık üzerinde hep katı kalma, düşüncede esnek olamama, çoğu kez reddedilmesine karşın gerçekte var olan her konudaki cimrilikler, kuşkular, kararsızlıklar, her şeyi tekrarlarcasına denetimler vb…

Bu belirtilerin aşırılığa vardırılmadığı durumlarda toplum böyle kişileri çaba harcamasını seven, doğru ve görev anlayışı yüksek kimseler olarak görmek vede kabul etmek eğilimi içindedir. Gerçekte ise bu tür insanlar yaşamlarının bu döneminde özellikle yalıtma (izolasyon ), ve karşıt tepki (reaksiyon formasyon ) düzeneklerini başarılı bir biçimde kullandıklarından, obsesyonel kişiliklerinde coşkudan ( emosyon ) ve saldırganlıktan ( agresyon ) uzak bir davranış ön planda yer alır. Ancak bu kişilerde dürtülerin (pulsiyon ) güçlendiği, yada savunma düzeneklerinin etkinliğinin azaldığı durumlarda dürtülerin ( konsiyans ) bilinç alanına çıkmaları tehlikesi belirir ve ozaman hastalık tablosunun az yada çok belirginleşmesi söz konusu olur.

Bir araştırma sonucu; Obsessif- kompülsif hastalardan impuls denetimi zayıf olanların, impulsif olmayanlarla karşılaştırılmasında: İmpulsif gruptakilerin çocukluk dönemlerindeki öğrenim güçlükleri, düşük çatışma dayanaklığı (früstrasyon ), kişilerle zayıf ilişkiler kurma ve ilgi çekme çabaları gibi sıkıntıların daha çok olduğu saptanmıştır. 

DSM -4-TR’ ye göre kişilik bozukluğu ölçütleri;

Kişinin kendisini ve çevreyi algılaması, düşünmesi ve ilişki kurması sırasında sosyal ve kişisel bağlamda sergilediği sürekli örüntülere kişilik özellikleri denir.Kişilik özellikleri çevre ile uyumsuz olduklarında ve önemli işlevsel bozukluğa yol açtıklarında kişilik bozukluklarından söz edilebilir .

DSM-4-TR Eksen2’ ye oturtabilmek için genel bir ölçüt seti verilmiştir. 

DSM-4-TR genel tanı ölçütlerine göre kişilik bozukluğu tanımı ;

A- Kişinin içinde yaşadığı kültürün beklentilerinden belirgin olarak sapan, süregiden bir davranış ve iç yaşantı örüntüsü. Bu örüntü aşağıdaki alanlardan ikisinde yada daha fazlasında kendini belli eder.

1- Kendini, başka insanları ve olayları algılama ve yorumlama yolları; yani biliş (kognisyon)
2- Duygusal tepkilerin görülme aralığı, yoğunluğu, değişkenliği ve uygunluğu; yani duygulanım.
3- Kişiler arası işlevsellik
4- Dürtü kontrolü.

B- Bu sürekli örüntü esneklik göstermez ve çok çeşitli kişisel ve toplumsal durumları kapsar.

C- Bu sürekli örüntü, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya yada toplumsal, mesleki alanlarda yada önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya yol açar.

D- Bu örüntü değişmez, uzun bir süredir vardır ve başlangıcı en azından ergenlik yada erişkinlik dönemine uzanır.

E- Bu sürekli örüntü bir mental bozukluğun görünümü ve sonucu olarak açıklanamaz.

F- Bu sürekli örüntü tedavi için kullanılan bir ilaç yada kötüye kullanılan bir maddenin, yada genel bir tıbbi durumun ( örn; kafa travması ) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

OKKB , Bağımlı ;Çekimser ve mixt ; davranış bozuklukları grubundandır.

OKKB= Saplantılı zorlantılı kişilik bozukluğu ;

DSM-4-TR tanı ölçütlerine göre 

Aşağıdakilerden dört yada daha fazlasının olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, esneklik, açıklık ve verimlilik pahasına düzenlilik,mükemmeliyetçilik ,zihinsel ve kişiler arasında kontrol koyma üzerine aşırı kafa yormanın olduğu sürekli bir örüntü .

1- Yapılan etkinliğin asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılar, kurallar , listeler sıralama organize etme yada program yapma ile uğraşıp durur.

2- İşin bitirilmesini zorlaştıran mükemmeliyetçilik gösterir. (örn; kendine özgü aşırı katı ölçüler karşılanmadığı için bir tasarıyı tamamlayamaz )

3- Boş zamanlarını değerlendirme etkinliklerinden ve arkadaşlıklardan yoksun kalacak derecede kendisini işe ya da üretkenliğe adar.(ekonomik gereksinimleri ile açıklanamaz)

4- Ahlak, doğruluk ya da değerler gibi konularda vicdanının sesini aşırı dinler ve esneklik göstermez.(kültürel ya da dinsel özdeşim ile açıklanamaz)

5- Özel bir değeri olmasa bile eskimiş ya da değersiz şeyleri elden çıkartamaz.

6- Başkaları tam olarak kendisinin yaptığı gibi yapmayı kabul etmedikçe görev dağılımı yapmak yada başkaları ile birlikte çalışmak istemez.

7- Para harcama konusunda hem kendisine, hem de başkalarına karşı cimri davranır.(para;gelecekte ortaya çıkacak felaketler için biriktirilmesi gereken bir şey olarak görülür)

8- Katı ve inatçıdır.(Çözümü görür ama inatçılığından ötürü değişmeyeceğim der.)

Saplantılı zorlantılı kişilik bozukluğu ile (OKKB) saplantı zorlantı bozukluğu yani okb arasındaki isim benzerliğine ve bağlantıya rağmen bu kişilik bozukluluğunda gerçek saplantı ve zorlantılar yoktur. Normal insanda OKB ‘ye gidebilir, OKKB’de OKB’ye dönüşebilir.


OKKB’nin ayırıcı tanısında son derece organize, çalışkan ve özenli kişilik yapısı dikkate alınmalıdır. Belirli bir noktaya kadar bu kişilik eğilimleri yüksek uyumluluk sağlar ve başarıya paralellik gösterir. Ancak bu kişilik bozukluluğu bulunanların tipik bir özelliği; yoğun çaba göstermelerine karşın çok da üretken olamamalarıdır.Mükemmeliyetçi olmaları nedeniyle projeleri tamamlamayı asla başaramazlar ve hiç kimse “standartlarını” karşılayamadığı için, başkaları ile yapıcı iş ilişkilerine giremez, duygularını gösteremezler, işkoliktirler ,sıkıştırıldıklarında öfke ve kızgınlık vardır. Kurallar önceliklidir, insan kurallara uymak mecburiyetindedir, hatta insan kurallara uymak için vardır, prensip fonksiyonel mi diye sormaz, illaki uyacak. Her şey kontrol altında olmalıdır. Okul sınıf birincileri, iyi komutan, bürokrat vs olabilirler. Duygudurum bozukluğu yada tıbbi hastalık gibi bazı durumlarda kişi büyük stres altında kaldığında, normal koşullarda uyum amaçlı olan yada bozukluğa yol açmayan eğilimler soruna yol açabilir. Ancak bu tür olgularda OKKB tanısı konulmamalıdır. Bu kişiler imkânsız standartlarına ulaşamamanın başarısızlığı ile yüzleştiklerinde Duygudurum ya da Anksiyete bozukluğu yaşayabilirler. OKKB olan kişiler kendilerini ve başkalarını sürekli daha iyi olmaya zorlarlar. Bu kişilerin duygusal açıdan soğuk ve resmi oldukları sanılsa da, aslında yakın ve özel ilişkiler kurabilirler (genellikle baskın olduğu kişilerle). Duygusal ifadelerinin eksikliği, tüm enerjilerini her şeyi kontrol altında tutmaya yatırmalarından ve aşıra duygusallıktan duydukları rahatsızlıktan kaynaklanır.

Bir kişilik bozukluğu varsa diğerleri için de tanı konulması olasılığı vardır. Kişilik bozukluğu tanısı koyabilmek için, kişinin uzun dönemdeki işlevselliğinin değerlendirilmesi gerekir.

OKB ise (takıntılı ve zorlantılı bozukluk ) ; 

DSM-4 –TR Tanı ölçütlerine göre Obsessif –Kompulsif Bozukluk ; 

A- Saplantılar ya da zorlantılar vardır; 
1- Zihne istenmeden gelen ve uygunsuz olarak yaşanan belirgin anksiyete yada sıkıntıya neden olan, yineleyici olan sürekli düşünce, dürtü ya da düşlemler.
2- Düşünce, dürtü ya da düşlemler sadece gerçek yaşam sorunları hakkında duyulan aşırı üzüntüler değildir.
3-Kişi bu düşünce, dürtü ya da düşlemlerine önem vermemeye yada bunları baskılamaya çalışır veya başka bir düşünce veya eylemle bunları etkisizleştirmeye çalışır.
4-Kişi saplantı düşünce, dürtü ya da düşlemlerini kendi zihninin bir ürünü olarak görür.

ZORLANTILAR; 1-Kişinin saplantıya bir tepki olarak veya katı biçimde uygulanması gereken kurallarına göre yapmaktan kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar -el yıkama- düzene koyma - kontrol etme gibi.
Yada zihinsel eylemler gibi---dua etme-- sayı sayma—birtakım sözcükleri sessiz bir biçimde söyleyip durma .

2-Davranışlar yada zihinsel eylemler; sıkıntıdan kurtulmaya, varolan sıkıntıyı azaltmaya yada korku yaratan olay ya da durumlardan korunmaya yöneliktir. Ancak bu davranışlar veya zihinsel eylemler; etkisizleştirilmesi yada korunulması tasarlanan şeylerle gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir veya çok aşırı bir düzeydedir.

B- Bu bozukluğun gidişi sırasında bir zaman kişi saplantı yada zorlantılarının aşırı yada anlamsız olduğunu kabul eder. ( bu çocuklar için geçerli değildir )

C- Saplantı yada zorlantılar belirgin sıkıntıya neden olur, zamanın boşa harcanmasına yol açar (günde bir saatten uzun zaman alırlar ), ya da kişinin olağan günlük işlerini, toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozar.

D- Başka bir eksen -1 bozukluğu varsa saplantı yada zorlantıların içeriği bununla sınırlı değildir; örn; Yeme bozukluğunda--- yemek konusunda düşünüp durmak
Trikotillomanide, saç çekme üzerinde durma
Beden dismorfik bzukluğunda, dış görünüşle aşırı ilgilenme
Madde kullanım bozukluğunda, ilaçlar üzerinde düşünüp durmak
Hipokondriaziste, ciddi bir hastalığı olduğu biçiminde düşünüp durmak
Parafilide, cinsel dürtüler yada fanteziler üzerinde düşünüp durma
Major depressif bozuklukta, suçluluk üzerine geviş getirircesine düşünüp durma.

İÇ GÖRÜSÜ AZ OLAN ; o sıradaki epizoda çoğu zaman kişi saplantı yada zorlantılarının aşırı yada anlamsız olduğunu kabul etmiyorsa.

Saplantı – zorlantı bozukluğu tanısı belirtiler nedeniyle yaşamlarının akışı bozulan kişilere konabilir. Şiddetli olduğunda OKB mental bozukluklar içerisinde en çok rahatsızlığa yol açanlardan biridir. 

DSM-4-TR tanı ölçütleri bir saplantıyı; belirgin anksiyete veya sıkıntıya neden olan--- tekrarlayıcı, sürekli, istenmeden gelen, ve uygunsuz olarak yaşanan düşünceler biçiminde tanımlanmaktadır ve bunlar sadece gerçek yaşam sorunları üzerine olan endişeler değildir. 

Saplantılı kişi , saplantıyı kendisinin yarattığını fark ettiği zaman bunu bastırmaya yada etkisizleştirmeye çalışır.

Zorlantılar ( kompulsiyon ); saplantının neden olduğu sıkıntıyı azaltmak için yada saplantılı olduğu konuda bir felaketin önüne geçmek için kişinin kendisini yapmak zorunda hissettiği tekrarlayıcı davranışlar yada zihinsel faaliyetlerdir. Fakat bu zorlantılı davranışlar ile bunlara neden olan önlem alma düşüncesi ile aradaki bağlantı gerçekçi değildir. OKB olan kişilerin % 90’ından fazlasında hem obsesyonlar hem de kompulsiyonlar görülmektedir. Bununla birlikte küçük bir azınlıkta sadece saplantı ya da sadece zorlantı görülür.

Saplantı- zorlantı Bozukluğu ölçü seti, kişinin saplantı ve zorlantılarının aşırı ve mantıksız olduğunu fark etme yeteneğini yitirdiği durumlarda—iç görüsü az olan – belirlemesini yapma olanağını hekime verir.

EPİDEMİYOLOJİ

Literatür taramalarında bazı yazarlar genelde sınırın 6 yaş olduğunu ama bunun 4 yaş üstüne kadar olabileceğini belirtmişlerdir. Freud ilk belirtilerin ikinci çocukluk dönemi olarak 6–8 yaşlar arasında ortaya çıktığına değinmiştir. Ancak bazı yazarlar böyle erken belirtilerin değerlendirilebilmesinin oldukça zor olduğunu belirtmiştir. Çünkü bunar çoğu kez korkular, kuruntular, tepiler, tikler, kararsızlıklar olarak tümüyle olgunlaşmış, biçimlenmiş değildir. Araştırmacılar bunların yaşam sırasındaki yorgunluk, uyum çabaları, cinsel yaşam dönemleri olarak ergenlik, gebelik, menopoz durumlarında ortaya çıkabileceğini söylemişlerse de, gerçekte hastalığın bu dönemlerde belirginleşmesi olarak kabul edilir. ABD de yapılan bir araştırmaya göre toplumun % 2–3’ ünün yaşamlarının herhangi bir döneminde obsesyonel nevrozu geçirdikleri belirlenmiştir.

PSİKOBİYOLOJİK TEORİ

Beynin en derin katmanı R-komplekstir, beynin en eski kısmıdır ve bu organın bazal ganglia denen kısmına tekabül eder. R- kompleks öğrenilmemiş, programlanmamış davranış dizilerini sağlar. Globus pallidus ve caudat nucleus’un koyu bölgeleri R-kompleksin önemli parçalarıdır. Mc Leana göre R-kompleks gibi eski beyin bölgeleri kendi programlarını bağımsızca uygulayarak davranışlarımızı etkilemektedirler. Mc Lean’ın gözlemleri sonucu ritualizm, otoriteden korku ve otoriteye boyun eğme gibi bazı davranışlarında R kompleksin ürünü olabileceği izlenimini edinmiştir. Hatta obsesif kompulsif belirtilerin ve günlük yaşamımızda zaman zaman gösterdiğimiz bazı diğer mantık dışı davranışların bu bölgeden kaynaklanmasının güçlü bir olasılık olduğu görüşündedir. Bu belirtilerden yakınan kişilerin PET araştırmalarında orbital bölgeleri ile caudate nucleusta aşırı aktivite olduğu saptanmıştır. Soyut düşünce ise korteksten kaynaklanır. Limbik sistemin organizmanın dışından ve içinden kaynaklanan yaşantıların entegrasyonunu sağlayarak kişisel kimlik duygusuna katkıda bulunduğu sanılmaktadır. Stress durumuna girildiğinde hipotalamolimbik sistem insanın bilinçli dünyasını, birbirine karşıt duyguların eş zamanlı yaşandığı ambivalans durumuna sokar, sevgi –nefretle, saldırganlık-korku ile, dünyaya açılma içe kapanma ile birlikte yaşanır. 

DÖNEMLERE GÖRE İNCELEME

Oral dönem; Doğum sonrası ilk yılı kapsar. Bu evrede libido ağız, dudak ve dile daha çok yatırılır. Yani doyum sağlayan, haz veren bölge ağız bölgesidir. İçe alım bu bölgenin ve evrenin egemen işlevidir. Sadece doyum amaçlı değil, bebek geliştikçe, yaşamın erken evrelerinden itibaren bir alış – veriş söz konusudur. Çocuğun veren yada alan bir kişi olarak gelişmesini annenin alıcı ve verici özellikleri belirler . Almayı öğrenmek verebilmenin ön koşuludur. Bu alış verişteki dengesizlik ; yalnızca veren yada yalnızca almayı düşünen bencil bir kişliğin oluşmasına neden olabilir. Dediğim dedik anneler bu alışverişi güç gösterisine dönüştürebilirler. Sevemeyen anneler çocuklarının kendilerini sevilir varlıklar olarak algılamalarını engellerler ; Bu nedenle bu dönemin umudun , inancı , temel güven duygusu ve sevginin belirleyicisi olduğu düşünülmektedir. Bu döneme saplantı gösterenlerde oral doyumlara düşkünlük , aşırı derecede bağımlılık , edilginlik gibi durumlar ortaya çıkmaktadır. 

Anal dönem ; Libidonun daha çok anüs bölgesine yatırımı söz konusudur ve bu işlevlerle alınan hazdan söz edilmiştir (aşağıda uzunca açıklanacak ). Oysa bu evrede baskınlaşan bağımsızlık ve özerklik girişimleri , kontrol eğilimleri , inatçılık , amvibalans ve büyüsel düşünce dikkatin bu konularada yöneltilmesini gerektirmektedir . Bir ila dört yaş ; yürüme , konuşma ve temizlenmenin öğrenildiği , merak , inatçılık ve büyüsel düşüncenin yoğunlaştığı bir evredir. Çocukların toplumsal kural ve değerlerle karşılaştıkları ve bocaladıkları bir dönemdir. Çevre onlardan yaptıklarının belli kurlar çerçevesinde olmasını ister . Tuvaletinin belli zamanlarda belli yere yapılması , yürürken eyraftaki nesnelerin zarar görmemesi , inatçılığından vaz geçmesi , ısrarlı bir merakla soru sorması konusunda çeşitli davranışlarla karşı karşıya kalır. Ama çocuk bu kuralları önemsemez ve yoğun inatçılığını ve ambivalansını sürdürür. Dürtü ve gereksinimlerdeki düzensizlik , dağınıklık ve kontrolsüzlük bu dönemin özgül özelliğini oluşturur. Çocuklar yavaş yavaş çevrelerindeki nesneleri tutmaya ve tuttuklarınıda bırakmamaya başlar , zamanla biriktirme duyguları yoğunlaşır , ellerine ne geçerse toplarlar. Terslik ve inatçılık ondaki bağımsız olma isteğinin başlangıcı sayılır. Başına buyruk ve özerk olma çabaları , çevre ile çatışmaları şiddetlenir. “ ben kendim yaparım “ bu dönemi ciddiye alınması gereken temel eğilimidir. Ayrıca çevrenin baskınlaşan beklentileri arasındaki çatışma kaçınılmazdır. Çocuğun “benim istediğim olacak” tutturmasına ,çevrenin “hayır benimki olacak” ısrarı ile çatışma bir güç savaşı haline gelebilir.
İnatçılığın kırılması, tutuculuk ,ve vericilik arasındaki dengenin bozulması ,özerklik çabalarının engellenmesi, ilişkilerde yakınlık kurma yerine güç savaşının ağırlık kazanması bu çatışmanın olumsuz sonucudur ; bu güç savaşı ilişkilerde kontrol etme ve edilme biçiminde belirginleşir , kontrol etme tutkusu hiçbir zaman yok olmaz. Bu döneme saplantı gösterenlerde aşağıda özellikleri ayrıntılı açıklanacak olan Sadik anal karakter, aşırı titizlik ,aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik , cimrilik (tutuculuk ), inatçılık , karasızlık ,özerklik sorunları ,uzun tuvalet işlemleri vs.görülür. Bu evredeki sorunlar saplantı – zorlantı nevrozunun belirleyicisidir. Eric Ericson psiko sosyal gelişim evrelerinin 12 – 36 ay devresine karşılık gelir. Sağlıklı geçirilmediğinde özerklik yerine utanç ve şüphe getirir .

Genital ( fallik ) dönem; Üçüncü yaş ortalarından sonra çocuklarda genital bölge libido yatırımının yoğunlaştığı bölgedir.Bu yoğunlaşmaya koşut olarak penis ve klitoris cinsel haz alanları olmaya başlar . Çocuğun bu yaştaki cinsel ilgi ve eylemleri,yetişkin insandaki cinsel yaşamın öncüsü, çocuksu bir benzeri olarak görülmüştür . Bu döneme oidipius kompleksi damgasını vurur. 

Oidipius kompleksi ; Fallik dönemdeki çocukların kendilerine en yakın karşı cinsten kişiyi ( anne yada baba ) sevmesi ve bu sevgide cinselliğin ağırlıklı olmasıdır. Karşı cinsten ebeveyn sevilirken aynı cinsteki ebeveyn rakip olarak algılanır. Ona karşı düşmancıl duygular beslenir ve onu ortadan kaldırma, öldürme tasarımları gelişir. Bunun günlük yaşamdaki en inandırıcı kanıtları erkek çocuğun annesiyle babasının beraberliğinden duyduğu huzursuzluk, baba ile didişme, baba gidince ortaya çıkan hoşnutluk ve anneye yaklaşma, kendini anneye gösterme çabalarıdır. Babaya karşı duyulan düşmancıl duygular ve öldürme fantezileri o yaştaki çocukta düşünce ile gerçek ayırt edilemediğinden (düşündüm oldu ) arkasından duyulan suçluluk ve sonrada suçlunun cezalandırılması ---iğdiş edilme korkuları arasında bağlantı kurulmaktadır. Çocuğun ödipal bağlardan kurtulması, sağlıklı bir şekilde çözmesi sağlıklı bir gelişim için gereklidir. Kişiye özgürlük kazandırır. Bu durum gerçek kimliğin bulunmasına, anne baba dışındaki insanlarla dostluklar , yakın bağlar ve sağlıklı cinsel ilişkiler geliştirebilme olanağını sağlar . Öte yandan bu döneme özgü cezalandırılma korkuları, suçluluk ve utanç duyguları ödipal sorunların çözümünü çok güçleştirir . Mutsuz evliliklerde, arkadaş edinememelerde, tek bir insana saplanıp kalmalarda, sık sık eş değiştirmelerde, baba yada anneye çok benzeyen insanları arkadaş olarak seçmelerde ve cinsel sorunların büyük bir bölümünde çözülmemiş ödipal sorunların etkili olduğu bilinmektedir. Ebeveynlerin yada ensest yasağı olan yakınlarını çıplak vaziyette görmesi çocuğun ödipalini şiddetlendirmektedir. Abartılı ve yoğun suçluluk duyguları, aşırı utangaçlık ve cezalandırılma korkuları da aynı çatışmaların sürmekte olduğunu gösterir . Ödipal sorunlar zaman içinde üst benliğin gelişmesi ile çözülür. Bir kısmı genital dönemde çözülürken ,diğer bölümü yaşam boyu sürer . Çocukların genital dönemde ebeveynlerine yaklaşım biçimleriyle, ebeveynlerin çözülmemiş ödipal sorunları karşılıklı etkileşim içerisindedir. Ne yazık ki ebeveynlerin çözülmemiş çatışmaları gelecek kuşağa aktarılır ve yeni kuşağın sorunlarını çözmesinin önünde bir engel oluşturur. Babalarıyla ödipal bağlarını çözememiş anneler, kocaları ile uyumlu evlilik yapmamış eşler oğullarına sarılmakta ve böylece oğullarının ödipal bağlarını çözmelerini engellemektedir. Eş seçimini anne tasarımlarına göre yapan erkekler, artan, sorunlarından kurtulamamış, kararsız ne yapacağını bilemeyen, çabuk öfkelenen, arkadaş edinemeyen, ne okulda ne işyerinde başarılı olan , sürekli bunaltı içinde olan , kimlik bunalımı belirtileri gösteren vs … pek çok insan var.

Üst benliğin temelinde yer alan yasakların çekirdeğini oluşturan bu karmaşa kişide suçluluk duygusunun doğmasına neden olur. Bunun ağırlığı ve derinliği de üst benliğin gücünü gösterir. Aşırı güçlülük benliğin ezilmesine, yetersiz kalışı ise kişinin toplumca uygun görülmeyen sorumsuz yapılanmasına neden olur . 

Eric Ericson bu dönemi 3-6 yaşlar arasında değerlendirmiş Locomoto –genital dönem demiştir. Sağlıklı geçirilen bu devre çocukta girişimcilik ruhunu destekler, bu devrede yaşanan sorunlar suçluluk duygusunun yerleşmesine yol açar. Yetişkinlikte histerik belirtiler, kastrasyonlar (ketlenme –inhibisyon ) , iktidarsızlık vs. görülür.

Gizillik dönemi; Altı yaşından ergenlik dönemine dek süren, yatışma ve dinginliğin egemen olduğu bir evredir. Oral, Anal, Genital dönemde süren çatışmalar çözülmüş gibidir. Ancak bu görünüm aldatıcıdır, çünkü çözülmüş yada işlenmiş gibi görülen sorunlar ergenlik döneminde tüm şiddeti ile yeniden alevlenir.
Eric Ericson bu dönemi 6-12 yaşlar arasında belirlemiştir, ana düzlemi okul yaşantısıdır. Çocuk becerilerini arttırıp kendini değerli hissetme uğraşındadır. Bu dönemdeki beceri elde girişimlerinin başarısızlığa dönüşmesi arkadaş gruplarında kendini farklı ve değersiz hissetmesine neden olabilir .

Ergenlik dönemi ; 12-18 yaşlar . Ergen görünümü ile, ideolojisi ve seçtiği kahramanlarla ilgilidir. Bir grup seçip onun kimliğini alır. Çocuk ahlakından erişkin ahlakına geçişin yollarını arar: ancak bazı durumlarda bu ikisinin arasında kalır. Bunun sonucu olarak cinsel, sosyokültürel belirsizlikler ve kimliğinden şüphe etmeler ortaya çıkar.

PSİKOPATOLOJİ

Bu yapı vücuttan, duygudan kopuştur. Varoluşun kontrolünü kendi eline almaya başlamasıdır. 

Hemen tüm yazılmış klasik kitaplarda, obsessifte karakterin anlatımında şu ana hatlar ortaya konmuştur:

1- Kuruntuya, isteksizliğe ve kuşkuya eğilim.
2-Moral , bilinç krizlerine eğilim,
3-Sosyal ilişkilerde çekingenlik ve çöküntüye ( inhibisyona ) eğilim
4- Kendi kendini çözümlemeye ve içe bakışa eğilim (otoanaliz)
5- Cinsellikte uygulama yetersizliği ve soğukluk türünde bozulmaya eğilim (frigidite )
6- Kekemelik, tik, ( DUPRE nin tanımlamış oduğu ) motör debilite sendromu gibi ruhsal ve hareketle ilgili durumlar.

Bir obsede daha gençlik yaşındaki toplumsal yaşamında türlü korkularını, kaygılarını, moral işkencelerini, birtakım hiddet krizleri, gözyaşı tabloları ve sinirliliklerle ortaya serer.JANET Obsedenin tüm ruhsal durumunu ; kişinin kendine sonsuza kadar hak vermesini yada düşünüp durmasını ; bunu başka bir yere dönüştürememesini --- becerebiliyorsa düşünmemeye çalışmasını önceden öngörmüştür. Gerçeğe uymada yetenek yoksunluğu, enerjinin ruhsal ve hareketli davranışta harcanmasına neden olur. 
Olumsuz bozukluğu yaratan ruhsal gerginlik sonucu birtakım tikler, yinelemeli eylemler (stereotipi ) , sihirbaz jestlerini andıran hareketler gibi ‘psikomotör’ ajitasyonlar, geviş getirme gibi bir düşüncenin ard arda zihne gidip gelmesi işlemleri, can sıkıcı yinelemeler, kısa dualar gibi alt düzey eylemlerine bağlı olarak türlü bozukluklar ortaya çıkmaktadır. Bunların yanı sıra duygulanım (affektif) alanında da yine aynı ruhsal gerilimden ötürü birtakım kuruntular, kuşkular, etkilenmeler, gerçek dışına taşmalar, birsürü gariplik kazanmalar, yorgunluklar, düzensiz olmalar ve bezginlikler türünde ruhsal çöküntü durumları doğmaktadır.

Daha genel olarak, obsedelerde gözlenen gerçeklik işlevleri, aşama düzeyinde eylemler, toplumsal uyum, zor işlemleri yerine getirebilme, davranışlarda belirlilik ve etkinlik gibi daha yüksek düzeye çekebilme gücünde yetersiz kalışlar, hep bu gerçeklik duygusunun kişide bozulmuş olmasından yani gerçeğe uyum işlevinin yitirilmiş olmasından ileri gelir. O zaman hemen sadece boş yada düzensiz işlemler olarak kararsızlık, dikkatsizlik, bir kimseye yada bir şeye inanma noksanlığı, güncel durumlarla ilişkide yetersizlik, daha çok geçmişe yada düş sistemine doğru gerilemeler, sıkıntı(anksiyete ) ve ajitasyon denen aşırı davranışlar gibi belirtiler sergilenir.

FREUD ve onu izleyenler için obsesyon sorununu doğuran olay öncelikle bilinç dışındaki dürtülerin baskısı ile ruhsal ve cinsel gelişimin sadik- anal döneme gerilemesi (regresyon ) aynı zamanda da bu dürtülere karşı benliğin aşırıya varan ve Anna FREUD un savunma düzenekleri adını verdiği işlemlerden itmenin (röfulman ) türevleri olarak kabul ettiği saplantı, gerileme, yalıtma (izolasyon), yapıp bozma (anülasyon , andoing) , yer değiştirme (deplasman ), karşıt tepki (reaksiyon- formasyon ), vd. nin kullanılması ve üst benliğinde ( Superego ) bilinç dışına kesin emir verir duruma gelmesidir.
Daha açıklayıcı bir anlatımla gerileme işlemi sonucu eski dürtüler bağımsız bir duruma geçeceklerinden, kişi bu savunma düzeneklerini kullanaraktan onların denetimlerini daha sağlam durumda tutmaya çalışacaktır. Bu düzeneklerin birkaçı birlikte kullanılırlar, yerine göre bazıları ön planda tutularak uygulanır. Gerileme (regresyon), genel olarak hoşa gitmeyen koşullarda denenen bir savunma düzeneğidir. Amacı kişiyi önceki nesnelere (obje) ve geçmişte bunlardan sağlamış olduğu doyum (satisfaksiyon) biçimlerine yeniden götürmektir. Saplantı olayında olduğu gibi gerilemede de doyum sağlanması sorunu dış dünya gereksinmelerine karşı ara rolünü gerektirecek ölçüde yerine getirmede yapısal bir yetersizlik, üst benlikte ( SE ) yada ilkel benlikte (İD ) aşırı büyüme gibi olaylar karşısında her zaman zayıflamaya eğilimli ve burada da geçerli nedene bağlı olarak zayıflamış benlik tarafından kötü bir biçimde kabullenilmesi demektir. 

Yapıp bozma düzeneği, obsede kişinin öncelikle yaptığı, yad yaptığı varsayımında olduğu bir eylemin, bazen sadece bir düşüncenin kompulsif davranış biçiminde nötralize edilmek istenmesi demektir. Yapıp ----bozma işlemi karşıt tepkiye bağlı olarak ortaya çıkar. Bunda geçmişte gerçekten yapılmış yada yapıldığı düşünülmüş olan şeyin gerçek yada büyülü ( Magic ) bir biçimde ve tümüyle tersini yapma söz konusudur. Bu olay sadece öncekine karşıt anlam taşıyan bir eylemde bulunmak biçiminde değil, bazende önceki davranış yada düşüncenin olduğu gibi yinelenmesine kalkışmak türünde ve her zaman için iki eylemden oluşur. Birinci olayın içgüdüsel kökenli olmasına karşılık, ikincisi doğrudan doğruya bir üst-benlik tutumu olarak aynı olayın yada düşüncenin ayrıcalıklı bir niyetle yinelenmesi biçiminde kendini gösterir. Bu durumda içgüdü bastırılmış demektir (Represyon ). Ne varki bu bastırılmaya karşın içgüdünün yineleme eğilimi giderilebilmiş değildir. Öyle ise yinelemenin yeniden yinelenmesi söz konusu olacak ve zamanla bu yinelemelerin yerini saymalar ( aritmomani) alacaktır. Obsedelerde her zaman bu saymalarda uğurluluk göz önünde tutulur. Genellikle tek rakamlı sayılar uğurlu kabul edilir. İç güdünün ve üst benliğin birbirine ağır basmayıp dengeli bir şekilde kalmasını ancak bu tek sayılar garanti eder. 

Yapıp bozma düzeneği çok erken bir gelişme dönemine kadar uzayabılir. Amacı gerçekleşen olayın olmamış olmasını sağlamaktır. Böylece geçmiş, bir düşünce yada davranış yoluyla bir süre bastırılmış olur. Ancak FREUD’a göre; büyülü törenlere her zaman eşlik eden bu yapıp- bozma düzeneği, sadece bir karşıtlığın korunmasını değil, aynı zamanda kendini cezalandırma anlamınıda taşıyarak gerekli dengeyi sağlamış olmaktadır. 

Obsesyonel nevrozda yaygın bir şekilde görülen yer değiştirme düzeneği de hemen her zaman yalıtma olayı ile dar bir ilişki içinde ortaya çıkar. Çoğu kez anlamın ve duygunun özeti bu yer değiştirme işlemi ile son bulur. Özellikle günah konusunda tüm duygu sistemine yönelmiş libidinal yüklenim, bu yeni iğreti kılık yol göstericiliğinde onun yerine geçen bir doyuma olanak sağlar. FREUD obsesyonel nevrozda savunmanın gerektirdiği yerin ve hatta dönemin karakteristiği olarak ruhsal kirliliğin bedensel kirliliğe dönüştürülmesi kavramı ile ilgisinin bulunduğunu ileri sürmüştür. 

Yalıtım sorunu nevrozlar arasında büyük oranda obsesyonel nevroza özgü olup, burada çok geçerli bir savunma düzeneği türünde ve uzun sayılacak bir zaman dilimi içinde yavaş yavaş kendini gösterir. Her hangi bir davranışı veya hoş olmayan bir deneyimi izleyen arada oluşur. Kişi yalıtımın ardından yalnızlığa kapılır. Zamanla bastırma ve unutma olayı ile aralarında yakın bir ilginin varlığı belirir. Obsesyonel nevrozda hasta geçmişinde travma yaratmış olayı unutmamakla birlikte, onun doğurduğu anlam değerini yitirir. Obsesyonel yaşamın sonraki dönemlerinde çocukluktaki kaynağın unutulmaya bırakılmışken ortaya çıkmaya çalıştığı görülür. O zamana kadarki tutumunu gerçek anlamda bir unutma saymamak gerekir. Çünkü o kaynak bir süre bellekte sadece saklı kalmakta ve ara sıra oradan çıkmak istediğinde bastırma yoluyla geri gönderilerek, duygusal yükünden kurtulunmuş olunmaktadır. Bu ise bir düşüncenin bir olayın kişiye yüklediği enerjiden sıyrılmak istenmesi demektir. Ancak obsede bu düzeneği her zaman kullanmasına karşın, zaman zaman çok coşkulu bir olaydan söz ederken tümüyle soğuk kalabildiği, duygusal bir boşluk içinde durabildiği gibi, pek sınırlı hatta anlaşılması güç coşmalar biçiminde örneklerde gösterebilir. Hasta sürekli olarak güven sağlayıcı koşulları arayıp bulma ve sürdürme çabası içindedir; güven sağlayan koşullar altında duygusallığını bile ortaya koyabilir. Kabulü son derece güç saldırgan (agresif) ve cinsel nitelikli birtakım düşünceler obsesyonlar türünde biçimlenebilir. Hasta bu durumda kendini yalıtmak yoluyla korunmaya, hatta çoğu kez gözlendiği gibi dinsel bir tutum takınmaya çalışır. Pratikte içinden sık sık küfretmek gelen obsedelerde bu abanın başarısız kaldığı örülür

Aslında klinik tablonun tüm belirtilerini oluşturan gerçeklik konusunu özellikle tabular, törenler ve simgesel davranışlar içinde aramak gereksinimi vardır. Tabudaki amaç genellikle kişinin büyüden, tehlikeden, tanrıların gazabından sakınmasını içerir. Günaha girilmiş ve tanrıların, birtakım gizli güçlerin gazabına uğramaya hak kazanılmış olunmaktadır. Bu durumu önlemek için konulmuş yasağın çiğnenmesi ile işlenmiş olan günahın bağışlanabileceği ve tanrıların yada gizli güçlerin gazabından kurtulunabileceği umudu ile sadaka verilmesi, oruç tutulması, temizlenilmesi gibi işlemlere baş vurularak türlü günah ödeyici törenler düzenlemek yoluyla tehlike giderilebilir, yada hiç değilse etkisiz duruma getirilebilir. Çünkü bunlar yapıları gereği eski eylemleri bozma niteliği taşırlar. İlkel insanların toplumlarına özgü tabularına uymaları gibi, obsedelerde kendi kendilerine türettikleri yasaklarına boyun eğerler. Obsedelerin türettikleri yasaklara karşı kendilerinde ileri ölçüde çekinmeler, sakınmalar doğar. Bunların verdiği sıkıntıyı gidermek için kişiler birtakım önleyici çareler aramaya kalkar ve bazı eylemlere girişirler. Süreklilik kazanmaları karşısında da bu eylemlerin zorlayıcı bir nitelik taşır duruma gelmeleri ve yerine getirilmemesi olanaksız yinelemeler oluşturdukları görülür. Bu tür davranışlara klinikte kompulsif davranışlar denir. Bunların günlük yaşamda en çok rastlanılan türü su ile temizlenmeleridir. Bu tür davranışlar kişide sıkıntı yaratan bir çocukluk dönemi çatışmasından, engellenmesinden ( früstrasyon ) kaçma davranışı olarak tanımlamışlardır.

İşte ilkel insanların tabularına boyun eğişleri, karşı çıkamama biçimindeki tutumları ile çevredeki hemen her türlü nesneye cinsellik, dolayısı ile de kirlilik kondurarak, onlara karşı kendi kendilerine birtakım yasaklar icat edip bunlara boyun eğen, karşı çıkamayan kişilerin davranışları arasında bu yüzden büyük bir benzerliğin bulunduğu dikkati çekmektedir. Her ikisinin de kökenindeki sebebin bilinmeyişi yanında içten gelen bir gereksinme ile zorlanmaları, yer değiştirebilmeleri, bulaşma tehlikesi taşıdığının kabullenilmesi, tabunun – yasağın çiğnenip karşı çıkılmasında kesinlikle bir felaketin olacağı düşüncesi türünde büyülü bir korkuya kapılınması, bu benzerliğin görünüşte bile olsa başlıca koşullarını oluşturmaktadır.

FREUD için gerek tabuda gerekse obsesyonda yasağın çekirdeği dokunma eylemidir. Çoğu kez yanlış olarak fobi diye isimlendirilir. Dokunma tabusu akılcılıktan (rasyonalizasyondan ) başlayarak özellikle yalıtımdan ve doğrudan dürtüsel içeriklerin yer değiştirmesinden sonra yerleşir kalır. Genellikle cinselliği ve saldırganlığı ortaya koyar. Burada dokunmanın illede elle, bedenle olması gereği yoktur. Bir düşüncenin dolaylı olarak dokunma anlamı taşıması bile yeterlidir. Yediklerini kirli pis iğrenç bulan bazı obsedelerin tuvalet sırasında en akıl almaz törenlere baş vurarak temizlenme ve mikroptan arınma denemelerine giriştikleri hatta zamanla bunları önleme amacı ile yemek yemeyi en düşük düzeye indirdikleri, bu yüzden hızla kilo verdikleri görülür. Birçok hastada karşılaşılan bir eşikten atlama, kaldırım taşları ayırım çizgisine basmama durumları bu dokunma tabusuna uymak yada uymamak isteği çatışmasını simgeler. Daha çocukluk döneminde kişilere öğretilen cinsel organa dokunmama kuralı, kendi kendine zevk doyumunu önleyici yasağın sözle anlatımıdır.

Obsedeler her zaman haz bağlantılarına yönelik olurlar ve çoğu kez bunu saldırganlık maskesi altında gizlemeye çalışırlar. Bu saldırganlık, kişide büyük işkencelere yol açan zihinsel tekrarlar biçiminde önceden kalma kötü düşünce ve eylemleri içererekten dürtüsel korkular ( empulsiyon fobileri ) olarak kendini gösterir. Bu yinelenen düşünceler belirgin bir gelişim şemasında yer alarak çoğu zaman kişinin zihinsel hareketliliğini köstekleyici bir rol oynarlar. 

Psikanalitik anlayış için obsesyon olayında ergenlik çağından çok öncesi önem taşır. Pek çok yüksek titri olan, üretken ve başarılı insan bu psikolojiden gelişiyor. Bu psikolojiden olanların illaki OKB olması gerekmiyor sadece Obsesif –mükemmeliyetçi ayrıntıcı kişilik olabilirler. Yaşamları bu kişilikten dolayı sıkıntıya girerse patolojiden bahsedebiliriz. Buradaki belirtiler daha çocukluk çağında anne- baba – çocuk arasındaki çatışmalardan doğarlar. Çocuğun anne-babasından bu dönemde beklediği sevgiye karşılık, onların nevrotik oluşlarından ötürü yaşama zevkinden uzak kaldıkları oranda sevgi gösterebilme yeteneğinden de yoksun olmaları sebebiyle, gerektiğinde bu sevgiyi vermek şöyle dursun, en küçük bir kabahatte ceza vermeye kalkışma gibi ileri ölçüde, gereksiz disiplin örneklerini sergilemeleri karşısında hırpalanmaya uğrayan çocuk, böylesine bir baskı altında korku ile bir savunma ( defans ) geliştirir. Oysa ki çocuk yetiştirilirken gerek duyulduğunda verilen cezaların incitici yada küçük düşürücü olmadığını gören çocuk, bunu hak etmiş olduğunu rahatlıkla kabul eder. Nörotikliğin ağır bastığı ailede ise, otoriteyi koruyabilmek için, boyun eğmeyen çocuğun yaptığından ötürü suçluluk duyması, cezayı hak ettiğini ve ancak gerekirse bağışlanabileceğini kabullenmesi istenir. Bu çocuğun, zaman zaman zalimliğe varabilecek kadar otoriter de olabilen anne- babasına gazap duyması, hatta karşı koymaya kalkması karşısında derhal cezalandırılacağını bilmesi korkusu yanında, her an yaptığı bir eylemden ötürü ne zaman yakalanıp cezaya çarptırılacağı düşüncesi, sadece yasak kılınan bir şeyin yapılmasında değil, bununla ilgili her istek ve dürtünün de içerilmiş olması cezalandırılmayı gerektireceği psikanalitik görüşüne uygun olarak; zamanla onda suçluluk duygusunun yerleşmesine neden olacak, gelişimi bozulacak ve buna bağlı olarak her şeye karşı bir bocalama başlayacaktır. Psikanalitik görüşte, çocuğun hak etmediğine inandığı cezadan doğan aşağılık duygusu ile suçluluk duygusu aynı kabul edilir. Bu tür aşağılık duygusu içinde olan kişi, benliksaygısını az çok yitirmiş olacağından her zaman bilincinde olmadığı her hangi bir suçla kendini suçlayabilir. Kişi bundan sonra davranışlarındaki çözümü ebeveyn ve türevlerinin tehditlerine boyun eğmede bulacak, bu sorun çoğalınca nevroz ortaya çıkacaktır. 

Yani obsesyon eğilimli çocuk her zaman ailesinin büyüklerince yeğlenen öbür kardeşlerle aşırı ölçüde yarışmaya girecektir. Anne ve babasının bu anlayışı körüklercesine davranışlarda bulunması, haksız bir sebeple olur olmaz şeylerle kendisini azarlaması, istemediği, hoşuna gitmeyen bir yöne itelemesi, gereksinimlerini dikkate almaması, önem verdiği görüşlerine sürekli karşı çıkması hatta alay etmesi, toplumsal ilişkilerini onun isteği dışında kurması karşısında çocuğun kendi haklarını korumak için gittikçe cesareti azalır ----- büyüklerine baş kaldıramaz, karşı gelemez, onları suçlayamaz----ve kendinde bir suçluluk duygusu yerleşir. Obsesifler için “ hayır “ demek çok zor olan bir şeydir .( bir taraftan başkasının derdi için sıkıntıya giriyor , fakat onu yaptığında kontrol edilmiş hissedecek , diğer yandan hayır demenin karşı tarafta yaratacağı öfke ve yargılanma onu da göze alamadığı için “ hayır diyeyim “ “evet diyeyim “ şeklinde bir durum yani ; ambivalansın altında yatan baş eğme ile karşı koyuş çatışmasının şiddetidir.Ambivalansın karakteri her türlü entelektüel duygu ve davranış alanlarında görülür . Ör : kabul –ret , arzu – nefret , aşk – ihanet , istemek –istememek gibi vs..Duygusal alanda ambivalans oluşlar, coşkular ve tutkular gibi eğilimlerle ortaya çıkar.

Duygulanımsal çatışmada; hiddet ve korku arasında kalmak, yani hiddet kontrol edildiğini hissettiği zaman ortaya çıkar, fakat bunu gösterme durumunda ise yargılanmaya ve cezalandırmaya uğrama ihtimali var. İşte bu ikisinin arasında çok yoğun sıkıntılar yatar.

Bu nevrozun temel taşını oluşturacaktır. 1945’te FENICHEL, psikanalitik görüşte bu suçluluk duygusunun düşmanlık duygusu ile birlikte özellikle obsesyonel nevrozda önemli nedenleri oluşturduklarını açıklamıştır. Çocuk üzerinde türlü düşmanca duygular uyandıran etkenlerin başında cinsel arzu ve isteklerin susma—korkutma—cezalandırma ile engellenmesi gelmektedir. İlk bedensel denemelerin caydırılması amacı ile büyüklerce kızların ellerini, erkeklerin cinsel organlarını kesme korkutması ile birlikte çocukta yer değiştirme düzeneği (displacement ) harekete geçecek ve olay başka yöne kaydırılmış bile olsa, yine dokunmak yada dokunmamak sorunu ortaya çıkacak ve dokunmak yeniden suçluluk duygusunu geliştirecektir. Bunun gibi ( Oedipus kompleksi ) ödipal karmaşanın libidinal arzu ve isteklerine yakalanmaların sonucu, anne yada baba ile ilgili cinsel arzuların, rüyaların açığa vurulmadığı durumlarda yine kişi suçluluk duygusuna kapılacaktır. Psikanalitik anlayışı doğrulayaraktan çocukta cinselleştirici (erotik) eğilimler yukarıdaki nedenler yüzünden gizlenmeye, benlik aracılığı ile karşıt tepki oluşturulmaya başlanacaktır. 

FREUD’a göre, buradada karşıt tepki önceden olmuş bastırmanın bir güvencesi ve sonucu olarak düşünülmelidir. Kişi bu savunma düzeneği ile sürekli bir içgüdüsel tehlikeyle karşı karşıya kalma durumundaymış gibi hep hazırlıklı olur ve kişilik yapısını buna uygun değiştirir. Buna bir örnek olarak: çocuğuna karşı nefret duyguları besleyen bir anne, bu moral bozucu hislerini bastırarak giderebilmek için karşıt tepki düzeneğini harekete geçirip çocuğuna karşı aşırı bir sevecenlik gösterir. Hatta bu sevecenliği sadece kendi çocuğuna karşı değil, hiç ilgisi olmayan başka çocuklara da göstermeye başlar. Benzer bir durumda pislik ve düzensizlik isteklerinin olumsuzluk yaratması karşısında, kişinin aşırı temizlik ve düzenli olma duygularını içermesi yada gösterimcilik duygularına karşı utanma duygusunu geliştirmesi içinde söylenebilir. Bu gibi örneklerden de anlaşılacağı gibi karşıt tepki iki yönlü bir tutuma girmek sureti ile toplumca kabul edilemeyecek olanın bilinç dışı bırakılması ve onun yerine toplumca kabul edilebilecek olanın geçirilmesi anlamı doğmaktadır. FREUD’ da bu durumu, bastırmanın yetersiz yada başarısız kaldığı zaman karşıt tepki düzeneğinin harekete geçtiği biçiminde açıklamıştır. Bu karşıt –tepkinin başlangıcı, dışkısını tutan çocuğun anüsündeki büzücü kaslarını denetleyebilmesinde narsistik doyumlar bulabilmesi olarak kabullenilir. Bunun sonucunda cinselleşmeye karşı girişilen mücadelede benliğin mazoşistik, üst-benliğin de sadistik bir tutum almasını sağlar. Bu biçimdeki gelişim, zamanla kişide anal erotik yada sado-mazohistik dürtüler ile doyum sağlamaya yönelerekten obsessif belirtileri doğurur. Bu olay FREUD’un varsyımının temelini oluşturur.

ABRAHAM ve JONES’a göre de, obsedenin temelini sadik-anal karakter oluşturur. Bunun psikanalitik incelenmesi, konu için en önemli savunma düzeneğini ön plana çıkarır; bu karşıt tepki savunma düzeneğidir. Gerileme (regresyon ) sonucu bu sadik anal dönemin özelliklerini yeniden sergilemeye başlayan kişi, nesne ilişkilerinde doğrudan bu özelliklerini değil de, işte bu karşıt tepki düzeneğini kullanmaya başlar. Benliğin, ilkel benliğe karşı savunma düzeneklerinden birini oluşturan bu işlem, anlam bakımından her zaman bir çift, ama karşıt yönlü tutum olarak ( ambivalan ) nefretin bilinç dışına atılıp orada saklanması ve gerektiğinde aşırı sevgi sergilenişi ile ortaya konulmasıdır. Böylece birtakım karşıt duygular, birer yerine konuş türünde gelişirler. Örneğin nefretin yerini—sevginin, acımasızlığın yerini—haksızlığa uğramanın, pisliğin yerini—temizliğin alması gibi. 

Obsede kişini tüm duygusal davranışları simgesel niteliktedir. Sadik anal dönemin ilkel davranışları her zaman simgesel görünüşlerin örtüsü sltında kalır. FREUD anal erotizmi şu üç unsurla açıklamıştır : düzenseverlik, cimrilik, ve inatçılıktır. Birincisi beden temizliğine olan aşırı düşkünlük yanında, sadece önemli işlerin değil küçüklerin bile yerine getirilmesi konusunda zorunlu ve aynı zamanda güvenilir olmayı, ikincisi ilerde çok hırslı olmayı, üçüncüsü ise ilkelerine ters düşen her alanda kafa tutabilme eğilimini simgeler. İşte psikanalitik görüşe göre bu üç özellik, söz konusu dönemin birbirinden ayırt edilemeyen değişmez temel belirtileridir. FREUD obsesyonel nevrozu incelerken, bu karakterin temelini oral –fallik dönemler arasına yerleştirmiştir. Düzenli olma, cimrilik, ve inatçılık yüceltilmiş olan anal erotik dönemin hem ilk hem de değişmez belirtileridir. İkinci yaşa rastlayan bu dışkılık döneminde uyarımların boşalma eğilimi gösterebilmesi daha çok dışkılama aracılığı ile olabilmektedir. Bundan az bir zaman önce yani yaşamın 18’ci ayına doğru hazdan doyum bulma duygusu yani libidinal enerji dışkı bölgesine yerleşmekte ve orada yoğunlaşmaktadır.. Bu dönemden itibaren dışkının tutulmasına yada dışarı atılmasına ait hoş yada hoş olmayan doyumlar çocuğun en çok ilgilendiği bir konu haline gelmektedir. Bundan böyle dışkı çocuk için bir nesne niteliğini kazanır ve dışkılamada alınan haz da bu dönemin temel amacını oluşturur. Çocuk dışkısı karşısında, bunu bedeninden atma kadar, sevilen bir nesne olarak tutmanın da haz doğurucu olduğu biçiminde aynı zamanda ama anlam bakımından birbirine karşıt olacak biçimde bir duygu edinir. Bu da onu karışık olmayan hareketlerinin büyülü ve narsistik türünde aşırı bir değerlendirmesini yapmaya götürür. Bu dışkı libidinal bir nitelik kazanır. Sonradan ortaya çıkacak olan bu nesne yitirmesinin temelini işte bu dışkının bedende tutulmayıp dışarı atılması oluşturacaktır.

Dışkının aynı anda ve aynı anlamda karşıt nitelikte bir sevgi nesnesi olarak tutulması, sevilmesi, onunla oynanması hatta yenmesi yada iğrenilmesi, çıkarıp atılması ilerde tüm nesnelere karşı tutumun da hemen benzer bir biçimde uygulanmasının ilk modelini kuracak, kişi ilerde dış nesnelere karşı da tıpkı önceleri dışkısına gösterdiği davranışın örneklerini verecektir. Ancak bunlar doğurdukları sıkıntıyı giderebilecek türlü benlik savunma düzeneklerini çalıştırma türünde ortaya konacaktır. 

Kişinin dileyerek, isteyerek nesneleri terk edebilmesi güçlüğü, zamanla yerini ayrılma (seperasyon ) öncesi sıkıntı, koleksiyonculuk ve inatçılık gibi davranışlara, geleneklere yada klişelere bırakır. Bu nevrozda inatçılık değişmezlik kuralına uyarak her zaman var olacak, bazen örtülü çoğu kez de açık saldırgan bir tutumla kişinin karşışındaki otoriteye direnme, hatta baş kaldırış biçiminde ortaya konacaktır. Bu inatçılık sözcüğü genellikle eylemin olanaksızlaştığı koşullarda geliştirilen edilgin tipte bir saldırganlık olarak kullanılır. Çocuklukta annenin, çocuğun dışkılama zamanını kendine göre ayarlaması ile kışkırtılmış olarak, daha bebeklik çağında annesine baş kaldırmanın temelini oluşturacak biçimde anüsündeki büzücü kasları denetim altında tutarak büyüklerine karşı çıkabileceğini öğrenecektir. Önceleri annesinden tuvalet eğitimi sırasında sevgi ve anlayış görerek fizyolojik olgunluğa erişmişken, sonradan aralarında çıkabilecek mücadeleden ötürü, karşılaştığını sandığı haksız işlemler nedeniyle ilk önce dışkısını bırakarak kendisinden istenene karşı çıkarsa da, annesinin cezalandırma ile karşılık vermesi üzerine, bu kez dışkısını tutmaya başlar, sonraki başarılarına karşı takınacağı tutumlar, geçmişte dışkısına gösterdiklerinin devamı olur, ancak bu kez herkesin kendisine haksız davranışlarda bulunduğunu ileri sürer durur. Bunda üst benliğin kesin bir rol oynadığı bilinir. Üst benliğin henüz bu dönemde ilkel bir nitelik taşıdığı, yumuşak davranmak gibi bir tutumu daha tanımadığı, bu nedenle kişilerin gerek kendilerine gerekse çevrelerine karşı acımasız oldukları görülür. Çocuk bu yönden ailesinin gücüne karşı direnişte uyguladığı çareleri ileride kendi üst-benliğine karşı da gösterecektir. Yetişkin çağa geldiği zaman, üst-benliğine yönelik işlerdeki inatçılıkta bu kez başka bir yönteme başvurup başkalarını araç olarak kullanmaya başlayacaktır. Önceleri zayıfa özgü mücadele yöntemi kullanırken, kendine güvenin onarılması çabası içerisinde olağan mücadele yöntemlerini kullanmaya girişecektir. Freudyen psikanalitik görüş; inatçılığın temelini cinsel gelişimin oral dönemine yerleştirir ve bunun anal döneme geçerek cinsellik yaratıcı bir haz sağladığını kabul eder. 

1-RUHSAL TEMEL—OBSESYONEL YAPI—KOMPULSLİKİF KİŞİ

Günümüzde bu konunun kabulü toplumsal kalıtım olduğu biçimindedir. Yani geleceğin 
Böyle bir ailede anne ve daha az olarak baba her şeyi en iyi bilenin kendileri olduğu inancını aşılarlar. Bu yüzdende kendileri gibi düşünmeyenleri sert ve acımasız bir biçimde eleştirirler.Buna karşılık çocuğun ya da bir başkasının her hangi bir nedenle kendilerini eleştirmelerini , otorite zayıflatacağı endişesi ile kabul etmezler, Hatta yerine göre cezalandırmaya , moral yada günah temellerine oturtarak mantıksal bir çözüme kavuşturmaya çalışırlar. Böyle bir tutum içinde yetişen çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğu kararına kolayca varamayacağından , sonradan kendini haklı gördüğü konularda bile gerekli davranışı göstermeye cesaret edemeyerek geleceğin bir obsedesi olur çıkar. Seçenekler arasında kaldığında, her zaman kararlarının yanlış olabileceği inancını taşıyacağından bunlardan birini seçme konusunda ayırım yapamaz, kendi için hangisinin en iyi olduğunu saptayamaz. Bu tutum günlük yaşamının her noktasında kendini belli eder. Karşıt düşünceleri benimseme bir tür teslim olmak anlamına geleceğinden ,üzerinde durmak ve düşünmek sıkıntısına bile katlanamaz: tersine eleştirir, karşı çıkar yani bir nevi kendini yarı tanrı olarak görmeye ve göstermeye çalışır. Aslında değişmek ve değiştirmek gücünden yoksun olduğu için kararlarında her hangi bir esneklikte gösteremez. Bu yüzden de kendi hakkında yapılan en küçük bir eleştiriye ( tıpkı geçmişte anne, babasının yapmış olduğu gibi )katlanamaz,şiddetle karşı çıkar.

Dış görünüşü ile kesin, mantıklı düşünen, zeki, gerçekleri yerinde ve doğru olarak görebilen, titiz ve eksiksiz bir kişi izlenimini vermesine karşın, bu kişi gerçekte tutum ve davranışları ile tam bir çelişki içindedir.

Başkaları tarafından kolayca kırılabilen bir insan olmasına karşın, bastırılmış saldırgan düşünceleri nedeniyle karşısındakileri kolayca kırabilir, kin besleyebilir, başkaları tarafından sert mizaçlı biri olarak kabul edilir.

Her zaman kendi gibi düşünmeyenleri suçlar ve küçümser. Coşkulu dürtülerinin korkutuculuğundan kaçarak düşünce ve kavramların yalıtılmış dünyasına çekilip orada tek başına yaşar. Kendine benzettiklerini ve benzer biçimde düşünenleri ve davrananları soylu yüksek kişiler olarak görür.

Kendine bağımlı olanları, yumuşak huyluları acımasızca ezerek sıkı düzene sokar. Bu sadistik bir davranıştır. Bağımlı olmayan ya da daha güçlü şahıslara karşı boyun eğmişliğin bir örneğini vererek mazohistik bir tutum takınır. Burada gereksinimi olan sevgiyi yitirme endişesi yatar. Sevgi duygularını açığa çıkarmakta güçlük çekerler, başkalarını kolayca yargılayabilmelerine karşın kendilerini her zaman her şeyde haklı gördüklerinden eleştiriyi asla kabul etmezler.

Nesnelere bağlanış da edilgindir ve biriktirme eğilimi, koleksiyonlar, her türlü sabit düşünceler taşıma, vb şekillerde olur. Bu cisimlerle özel ilişki, simetrik biçimde sıralamalar, bunlara kendini zorlamakla kalmayıp başkalarınında benzer uygulamalarını gerekli saymalar, ayrıntının eksiksiz bir biçimde olması kişiye büyük bir haz verir. Böylece her şeyde düzenli olma gibi bir tutum oluşturulur. Boyun eğişin gelişmişliği olarak kabul edilen bu düzenli olma, tertipliliğin, titizliğin, dakik olmanın sergilenişi türünde çocukluk dönemindeki dışkılamada eğitimi kabullenmenin yer değiştirilişi olarak ortaya konur. Bu ilgi, gittikçe artarak simgesel bir değer kazanaraktan kişinin sonradan paraya yönelmesini sağlar; para aynı zamanda hem biriktirmeyi, hem sigortayı, yani güvenliği ve otoriteyi simgelemektedir. Yine bu ilgi, baskı altında tutulmaya çalışılan düşmanlık duygularının aktarılabileceği bir alan görevini de yapar. Froydiyen psikanalitik anlayışta bu para sorununun dışkı ile özel bir ilişkisi vardır: bu yine iyelik (aidiyet ) konusudur. Önceleri çocukta dışkı nasıl bir iyelik anlamı taşımışsa, zamanla çocuktaki bu sahiplenişin eşanlamı olarak parada büyüklerce bir iyelik aracı olarak değerlendirilir. Dışkı ile paranın ortak yanı , her ikisininde ancak zorunlu kalındığında yitirilmeyi anlatmasıdır. Böylece para, tıpkı dışkı gibi, her zaman benlik niteliğini yitirme tehlikesi içinde bir nesne olarak değerlendirilmeye başlanır. Bu yüzden obsedeler anal bölgede yoğunlaşan anal-erotizmi kazanmış kişiler olarak yitirilmeyen parayı severler. Burada para haz nesnesidir. Geçmişteki ayrılış esnasında karşılaşılan sıkıntı, cimriliğin içinde bir nesne yitirme, her hangi bir konuda karar verme ya da bir değişim karşısında kalındığında duyulan korkuda yeniden ortaya çıkar.

FROMM, anal libidonun anal kişilik gelişiminde etkili bir temel oluşturduğunu kabul etmemektedir. Çünkü bu yazara göre, dışkı yararı kalmamış olarak dışarı atılan bir nesnedir, çocuğun dışkısına ilgisi canlı olmayan her şeye karşı tutumlarının sadece bir bölümünü oluşturur. Dolayısı ile de, anal dönemde ilgi nasıl her şeye çekilebilirse, bu arada da dışkıya da çekilebilir; bunun düzeneği ise henüz yeterince aydınlığa kavuşturulabilmiş değildir. Ayrıca anal kişilik gelişiminde etkili bir temel oluşta annenin tutumlu kişiliğidir. E.FROMM böyle cansız şeylere yönelen, ilgilenen kişilere kolleksiyonist, istifçi kişilik demeyi daha uygun bulmaktadır. Bu yönelme insanların dış dünyadan elde edebilecekleri yeni şeylere çok az güvenmelerine neden olur. Bu gibilerin güvenliği istiflemeye ve biriktirmeye dayanır. Onlar harcamanın kendileri için bir tehlike olduğunu düşünürler. Çevrelerini sanki koruyucu bir duvarla çevirmiş gibidirler. Ana amaçları ise bu duvarla sağlamlaştırılmış durumlarına dışarıdan olabildiğince çok şey getirmek, duvarın dışına ise olabildiğince az şeyin çıkmasına izin vermektir. Cimrilikleri para ve eşyalar konusunda olduğu kadar, duygular ve düşünceler alanında da geçerlidir. Onlar için sevgi temelde bir eşyadır. Kendileri sevgi vermezler ama --sevilene—sahip olma yoluyla sevgiyi elde etmeye çalışırlar. İstifçi kişi çok kez insanlara, hatta anılarına karşı özel türden bir bağlılık gösterir. Bu gibilerin aşırı duygusallıkları geçmişin altın çağı gibi görünmesini sağlar… İstifçi nesneler, kısır ve katı bir düzenliliktedir. O, nesnelerin yer değiştirmesine hiç bir şekilde katlanamaz ve onları mekanik bir şekilde yeniden düzenler. Düzenlilik: her şeyi yerli yerine koyup, böylece koruyarak dış dünyaya egemen olma ve onun zorla içeriye sızmasını engelleme anlamına gelir.

2- Anal-erotizme karşı tepki :

Dışkıyı tutma eğilimine karşı mücadele, davranışın ani bir biçimde karşıtına dönüşü olarak öncekilere karışan hatları ortaya koyar. Bu tüm dışkılık bölgesinde yoğunlaşan anal erotizm belirtilerinin tersine evrilmesidir. Savurganlık her tür davranışa yardımcı olarak patlayıcı biçimde davranışlara neden olur ve örn. Paranın sokağa atılması anlamını taşır..İş yerini, evini, ya da simgesel anlamdaki bir sorununu bırakmamak için kişi tüm servetini savurur, bitirir. Armağanlar da simgesel bir yoksunluğun anlamında yer alırlar. Gözüpeklik ise birdenbire ortaya çıkan bir yeniliğin korkusunun mirasçısı olur.

3- Analsadik saldırganlık :

Herhangi bir yok edişe, bir yana bırakışa karşı baş kaldırmalar, kirlilik, saldırganlık gibi tutumlar, obsedenin fantazmatik sadizminin içeriğini oluştururlar. 
Obsesyonel nevrozda kişilik sorunu nadiren birinci planda yer alır. Bununla beraber tırnakların bakımsızlığı , çamaşırların kirliliği, birtakım yakınmaların büyük bir titizlikle yerine getirilmesi ile görünüşte karşıtlık oluşturabilir.
Saldırganlığın bir tür ortaya konuşu olabilen gerçek dışı, düşsel( fantazmatik ) nitelikteki sadistik davranışlar ---- istemli olaraktan saygınlığın ve otoritenin durumlarının ve araçlarının araştırılması, hoşgörü tanımayan bir katılık, sertlik, acımasızlık, iğnewleyici espri oyunları, alaylar gibi saldırganlığı tanınmayacak bir görünüşe sokan durumlara dönüşebilir. Bazen da cinsel düşler (fantazmlar ) biçiminde ortaya çıkabilir. Ayrıca birtakım tikler ya da kekemelikler türünde psiko motör bozukluklarla sonuçlanabildiği gibi , birden bire ortaya çıkan nöbetler de olabilir. Vurup kırmalara , yıkmalara, hatta yaralamalara bile yol açabilir.

4- Saldırganlığa karşı tepkiler , titizlikler, ve kuruntular .

Üst benlik sadik eğilimleri kuvvetle bastırdığı için bu kuruntular sık görünmezler. Çoğu kez tasarlamalar türünde olurlarsa da tümüyle karşıtını da oluşturabilirler .: 

Aşırı temizlik ,titizlik karakterine, kurallara uymaktan doğan kuruntu kavramı ile karşılaştırıldığında belirgin yıkanma törenlerinin sorumlusu olarak ortaya çıkarlar. Boyun eğme , uygun tavırlar takınma, ve iyi davranışlar gösterme, moral yönünden katılık, yöntem sahibi olma ve dakik olma gibi hatlara kadar varırlar. Bu gerçekçilik sevgisi kişiyi saçmasapan çileciliğe kadar götürebilir, kişiyi doğrudan kendine yönelik sertlik göstermesine ve kesin tavır almasına zorlayabilir. Bu yüzdendirki bu durum daha önce cinselleşmeye karşı mücadele, her şeye karşı simgesel nitelikte olarak benliğin mazohistik, üst-benliğin sadistik bir tutum takındığı biçiminde açıklanmıştı. Vicdanlı olmaktan haz duyma nesnelerin işlenmesini, kuruntuların ayrıntısını, kompulsif yıkanmaları anımsatır.

Bu başlıca belirtilerin ötesinde zamana karşı davranış üzerinde de durulmalıdır.FREUD nevrozların belirtisi olarak, erken gelişimi ve entellektüel gelişimin aşırı düşkünlüğünü vurgulamıştır.

Nevroz oluşumunda dışkılama terbiyesinden çok anne-baba tutum ve davranışlarına çocuğun verdiği tepkiler dikkate alınmalıdır. Ailenin çocuk üzerindeki sürekli gözdağı ve cezalarla yarattığı kötü etkiler sonucu ; kişi önce bunlardan şiddetli bir öfke duyacak, bunu bastıramadığı zaman ağır bir biçimde cezalandırılacağı bilincine sahip olacak, bu durumda çareyi ister istemez bastırmada bularak ilerde suçluluk duygusu ile beslenmiş korkak ama baş eğmeyen bir insan olarak yetişecektir.

ADLER’in bireysel psikolojik görüşünde ise ; obsesyonel nevrozdaki temel bozukluk düşünce alanında yer almaktadır. Çocukluk dönemlerinde kişinin yaptıkları karşısında aile büyüklerinin sürekli sitemleri, azarları, cezaları etkisinde kalması ile düşünceyi ortaya koyan anlatım gücününün önemi kavranır ve bununla çevrenin ilgisi sağlanmaya çalışılır. Başarılarla ilginin sürekli olmasına özen gösterilerek, içerilen eksiklik duygusundan ileri gelen aşağılık duygusu bastırmaya çabalanır. Obsede kişi her zaman bu aşağılık duygusunun ortaya çıkacağı korkusu içinde sürekli üstün olma arzusu taşır.Bunda başarısız kaldığında ise kararsızlığa düşer ve belirtileri sergilemeye başlar. ADLER için geliştirilmiş bir obsesyonel nevroz olayında ; kendini yada başkalarını öldürme korkusu, başarısızlık korkusu, kusursuz olma savı, aynı zamanda kendini en büyük günahkar sayma, güçsüzlüğünü gördüğünde kaçıp kurtulma arzusu, üstünlük duygusu, otoriteyi ret, utanılınca çok kolay kızarıp bozarma, elleri yada tüm bedeni ard arda yıkama gibi olaylar en çok rastlanılan temel belirtileri oluştururlar.

DAVRANIŞÇI görüşte ; obs. Nevroz öğrenme ilkeleri üzerine yerleştirilmiştir. Başlangıçta hiç te ürkütücü olmayan bir düşüncenin , bir isteğin bir çağırışım nedeniyle yanlış öğrenme yüzünden sonradan sıkıntı doğurucu olabilmesi karşısında kişi böyle bir düşünce yada isteği bir takım davranışlarla hafifletebileceğini, şiddetini azaltabileceğini kabullenerek davranışını tekrarlamalar haline getirir. Bu görüşte hastanın tedaviside yanlış öğrenilişi düzeltip, doğru öğrenmeyi sağlamak olacaktır.
Obsesyonel nevrozun gelişiminde bazı yazarlara göre kalıtımın bir rolü olduğu , yapılan istatistiklere göre ortalama % 28 oranında anne ve babalarında aynı tablonun görüldüğü açıklanmıştır. Bunların yanında ouşumda organik etkenlerin rol oynadığı da düşünülmektedir.

NESNE İLİŞKİLERİ ; Obsesiflerde tutarlıdır . Dindar olsun olmasın doğu toplumlarında OKB oranı yüksektir. Terapistlerine bilinçli düzeyde rıza gösterir ,ancak bilinç dışı düzeyde derece dirençlidirler. Aslında çok rıza göstermede bir dirençtir. ( bu pasif –agresif bir tutuma girebilir ) , terapist uzun konuşunca dinlemez , bazen yarıda keserler , ifadelerinde üstü örtülü bir eleştirellik ve asabiyet vardır.

KLİNİK

FREUD’a göre obsesyonel nevrozun belirtileri genellikle iki türde, aynı zamanda ve anlam olarak da karşıt eğilimde (ambivalan ) gelişirler. Bu iki türde ve karşıt eğilimde oluş ya esirgeme, cezalandırma , yasaklama türünde ; ya da genel olarak onların yerine geçmiş doyumlar biçiminde ortaya çıkar..Bu iki gruptan daha eski olanı savunma ve cezalandırma ile ilgili olumsuz değer taşıyanıdır. Zamanla tüm savunma ölçülerine karşıt anlam içeren doyumlar üstünlük kazanmaya başlar. Buradaki yasaklamayla doyumu birleştiren süreçte belirtinin oluşu düşünülebilir. Savunma yada yasak anlamını taşıyan korunma önlemi bir doyum duygusu niteliğini içerir. Bu bir bileşim ( sentezleşme ) demektir. Zaman ilerledikçe kişi bozma ( andoing ) düzeneğini kullanarak belirtilerinin asıl anlamlarının bir bakıma tam karşıtını yüklenmeye başlar ; yani herhangi bir durumu izleyen bir davranışın ardından onu ortadan kaldırmak isteyen bir ikincisi doğar. Ancak gerçekte bu ikincisi tam bir karşıt değilde sadece öncekini bozma görevini yerine getirendir.

Obsesyonel nevrozda eğlimler, türlü belirtiler olarak bir düşünce yada davranış örnekleri ile ortaya konur.Bunlar duygusal anlamda hemen her zaman hoş olmayan, can sıkıcı nitelik taşırlar.Kişiye, içerdiği herhangi bir obsesyonu yüzüne vururcasına açıklanırsa, bunu darhal geri çevirdiği, yadsıdığı görülür.Bunun için soyutlama düzeneği kullanarak, hastaya gerekli güven duygusu verilerek, düşüncelerin ve arzuların duygusallığı kesilmeli ve anlamları ona göre değerlendirilmelidir. Kişiler her zaman kendilerine gerçekten yabancı olan obsesyon nitelikli eğilimlerini ve içeriklerini açığa vururlar .Bununla genellikle kendilerinden istenmeyen konuyu dağıtmayı, gidermeyi arzularının, niyetlerinin, duygularının, isteklerinin yansıması olabilecek tüm obsesyon karakterli içerikleri verecek izlenimleri arar dururlar.Öbür yöndende bunlara bir hastalık değeri vererekten onlarla mücadele eder ve yarattıkları sıkıntıdan kurtulmaya çalışırlar.
Obsesyondan çok fobiye yakın, yani ilerlemiş bazı türlerde fobi ile obsesyonun birbirine iyice karıştığı görünümlerde sıkıntı çok canlı bir biçimde ortaya çıkar.Zamanla benliği bölmeyi başararak yabancılaşma olayına neden olur.Bu yabancılaşma sorununu ilk kez 1898 yılında DUGAS depersonalizasyon olarak tanımlamıştır, bu gün bile pisikiyatri kliniklerince yeterli bir ölçüde tanınmamaktadır. Bu olay herhangi bir hastalığa özgü değildir; şizofreninin başlangıç döneminde ,histeride, esrar, meskalin, LSD ve amfetamin gibi maddelerle oluşmuş model psikozlarda, depresyonda ve en saf biçimi ile obsesyonel nevrozlarda görülmektedir. Depersonalizasyon aynı zamanda yaşamı tehdit eden durumlarda boğulma ,trafik kazası,aileden kopup başka ortamlarda yaşamak zorunda kalınca ortaya çıkmaktadır. Bu benliğin sağlam bölümünün kabullenilmeyen parçayı gözlemesidir. Bu olayın üç dönemden oluştuğu kabul edilir.

1- Dönüşüm ( transformasyon ) duygusu dönemi :

Hasta bir iç boşluk duygusu içinde eylemlerinde kararsızlık ve sıkıntı içine girer. Önce bir istem yitirmesi, sonradan davranışlarda bir otomatikleşmeye gidiş meydana gelir. Zamanla iç kişiliğinde değerlendirmenin azaldığını, benliğinin gerçekliğini yitirdiğini, duygusallıktan uzaklaşmaya başladığını izlemeye koyulur.

2- Dereelizasyon duygusu dönemi.

Gitgide gerçeklik duygusunun yitirilmeye vardığı, zaman akışı değerlendirmesinde bozulmalar, dünün, bugünün ve yarının hep aynı anlamı almaya başladığı saptanır. Yalnızlık ve bir kenarda kalıp unutulma korkuları, hemen her şeyin varlığı ile yokluğunun aynı anlamı taşıması.

3- Kendi kendini çözümleme oto analiz dönemi :

Hastanın yeni bir gerçek varlık duygusuna eriştiği son aşamayı oluşturur.Kişi bu sırada tam bir obsesif olarak düşünce ve duygularını inceler, sürekli kendine bir takım sorular yöneltir, durumu ile ilgili gördüğü her şeye yönelir. Aynı dikkati bedenine de çevirir.
Kendine yabancılaşma ve kendinden kopma uzunca bir zaman alır. Duygu, istek ve arzularının yansıması olan , kendisine garip ve yabancı gelen ama boyun eğme zorunluluğunu duyduğu obsesyon nitelikli içeriklerini ve eğilimlerini sergiler durur.

Bir zayıflık içinde kendi benliğine yabancılaşmadan duyduğu sıkıntının yitirilişi sanrıya (delir ) doğru bir yönelişle klinik olarak her zaman şizofrenik bir örgütlenişe doğru gidişi ortaya koyar.

Obsesyonlu görüntülerin karşısına benlik savunma düzeneklerini çıkararak bir çözüme varmak ister. Gerçekte bu düzeneklerin etkileri yetersiz ve geçicidir, kişiyi durmaksızın karmaşıklaşmaya götürür. Bu arada başlangıçtaki düzeneklerin yerine de ikinciller geçer. Sonuçta belirtilerin pek çoğunun asıl anlamlarının tümüyle karşıtını yüklenmiş olarak ortaya çıktıkları görülür.

Ruhsal yetersizlikler; istem güçsüzlüğü ile kendini gösterir. Buna bağlı kararsızlıklar, eyleme kalkışmada sürekli ertelemelerde bulunmaya; girişildiğinde de sürekli başarısızlıklara yol açarlar. Bu nedenledirki kişiler yeni deneylere kalkışmada her zaman büyük bir güçlük çekerler, sıklıkla u n u t m a l a r dan yakınırlar. Gerek düşüncelerini denetlemede, gerekse saplantılı davranışlarda bu unutkanlıklar etkin rol oynar. Coşku yetersizliğinde olduklarından da ne üzüntüyü ne de sevinci gerçek anlamda yaşayamazlar.

Fizyolojik yetersizlik belirtileri olarak da baş ağrıları, sırt ağrıları, uykusuzluk, ve cinsel yetersizlik tabloları sergilerler. Eksiksiz olma isteği, otoritecilik, kararsızlık, yararlılığa aşırı bağlılık ve her şeyi ( zevk, aile ,arkadaşlar ) ihmal edecek ölçüde çalışma özellikleridir.

Obsesif düşünceler ve kompulsif davranışlar hastalığın ileri dönemine gelindiğini simgeler ama her zaman çıkmayabilirler. Ayrıca tüm obsedelerin hastalık öncesinde obsesesyon yaratıcı kişiliklerinin ( mükemmeliyetçi ,ayrıntıcı ) varolması gereği de yoktur. Ayrıca hastalar o dönemlerinde obsesyon içren özellikler taşısalar bile, günü geldiğinde saplantılı düşünce ve davranışlar yerine depresif, paranoid, yada hipokondriazis (bedensel belirtilerde ) geliştirebilirler.

OBSESYON nitelikli düşünceler : Psikanalitik yorumda genellikle dürtünün sergilenmesi
Figürü biçiminde ortaya çıktığı kabul edilen obsesyon olayı basit anlamda rahatsız edici tek yada bir grup düşünce , arzu, fantezi ise de, gerçekte kişinin yaşamını ortaya koyan içgüdüsel-duygusal dengesinin karışıklığının ve düşünme işleminin anal-sadizm dönemine gerilemesi ile üst benliği arasındaki çatışmayı belli bir biçimde etkileyişinin anlatımıdır.

İçerik olarak bunlar : dinsel, metafizik ,moral, temizlik , beden koruması , eksiksizlik , zaman geçirmek ….v.d..

Uygulama ile ilgili olaraktan da , birtakım saldırma ( ör: çocuğunu öldürme ), bulaşma ( el sıkışarak yada bir şeye dokunarak hastalık kapma ), kuşku ( bir kaza sonucu birini yaralamak, hatta öldürmek ) düşüncelerine sıklıkla rastlandığı kabul edilmektedir. Arzu edilmeyen ama ısrarla tekrarlanarak gelen bıktırıcı, usandırıcı ve üzücü bir nitelik taşıyarak kişide gerginlik yaratan durumlarda gerçekle her zaman bağlantısını koruyarak duyguların yerlerine geçip bilinç altına girerler. Bu düşüncelerin özeti : 
-- Obs. Nitelikli düşünce kişinin zihnine dışarıdan geliyormuş izlenimini verir, yani benliğe yabacı kabul edilir. 
--Etkisi altına aldığı kişinin istememesine karşın, zihin alanına zorla girer.
-- Sıkıntılı bir korku duygusu ile hatta çoğu kez kötü bir olayla karşılaşılacağı korkusu beraberdir.
-- Kişi bu sıkıntı verici, korkutucu olayların saçma , mantıksız, ve gerçek dışı olduğunun bilincindedir.
-- Takıntılı düşüncenin bilinç alanına zorla girmesine karşı hasta her zaman bir direnme çabası içindedir.
Burada daha ziyade obsesyon fobileri türünde kendini gösteren saldırı (agresyon ) içerikli obsesyonlardan söz etmek gerekir.Bunlar sık bir biçimde saçma karakter taşıyarak ortaya çıkarlar. Gerçekte zihinsel tekrarlamalar türünde, aynı zamanda da kişiyi büyük bir azaba sokarak geçmişin kötü düşüncelerini ve eylemlerini içerirler.
Bazı olgularda uzun süre gizli kalabilen dinsel nitelikli obsesyonların birdenbire coşkulu bir şekilde dikkati çekecek bir durum aldıkları görülür. Temelinde yatan kutsal şeylere saygısızlık saplantısına karşılık kişi, günah ödeyici düzenlemelere kalkışarak din kurallarının egemenliği altına girer ve kendini cezalandırma karakterini kazanana kadar ısrarla ve inatla bu işe devam eder.

KOMPULSİF eylemler:

Düşünme her zaman için eyleme geçişten önceki bir hazırlık dönemi demektir. Bu yüzden obsedeler çoğu kez eyleme geçişten korkarak bu düşünme dönemini ellerinden geldiği ölçüde uzatmaya çalışırlar. Düşünme ile eylem arasında seçenek kararsızlıkları felç oluşturur ve kişiyi mücadeleye girmekten alıkoyarlar. Klinikte kararsızlık olarak ortaya çıkan bu olay, hastanın arzu etme ve etmeme gibi iki kutup arasında seçim yapamayarak ortada kalmasını simgeler. Her zaman kuşku içinde şöyle yada böyle bir sonuca varabilmede olanaksızlık doğar. Ne kendisinin ne de başkasının sözüne, gözüne güven duyulur. Bu güven duygusu ,kişinin doğrudan kendine karşıda olanca acımasızlığı ile gerçekleştirilmeye çalışılır. Ör.: gece yatarken acaba kapı iyicene kitlendimi, pencereler örtüldümü diye kuşku içinde birçokkez yatıp yeniden kalkmalar , güven duyulmadığı için havagazı yada su musluğunu denetlemeler ve bu eylemleri tekrarlamalar biçiminde sürdürmeler hep bu kuşkuculuk , kararsızlık denilen inatçı durumdan sıyrılma çabalarına yönelik olur.

Bu eylemlerin kişi açısından özellikleri başlıca şunlardır :
Kişi kendisini eyleme götüren sebeple kuşatılmış durumdadır.
Benliğine tümüyle yabancıdırlar.
Zorlayıcı bir nitelik taşırlar. 
Kişi eylemlerinin saçma olduğunu bilir.
Eyleme kalkışmadan önce büyük bir direnç göstersede sonunda yenilip teslim olur.
Obs. Nevrozda kuşku, bilinç dışı içeriği oldukça değişik göstererek aynı anda ve aynı anlamda ambivalansı içererek duygusal yaşama girmiş türlü uyuşmazlıkların, dürtüsel çatışmaları olarak cinselleştirilmiş entelektüel sorunlara ter değiştirmeleriyle (deplasman ) ortaya çıkar. Düşüncenin cinselleştirilmesinin belirginleşmesi olabilir. Çoğu kez yapıp bozma düzeneği ve dokunma isteği ile birlikte bulunur. Hasta ister istemez bir cisme dokunduğunda , ellerinin bulaştığını kabul eder ve tekrarlamalı yıkamalara kalkar. Ama bu kirlilik duygusu bilinç dışı ve kökeni bakımından da üst-benlik ile ilgili olduğundan, kendini temizlenmiş saymaz . Dokunmamak için çeşitli çarelere başvurur, hatta dokunma olasılığı olan yerleri eldiven ile tutabilir.
O zamana kadar büyük bir önlemle baskı altına alınmış olan sadistik dürtüler dikkatsizce kullanılan bir söz, veya yapılan herhangi bir ters davranış üzerine etkinlik kazanırlar, Hasta tehlikeli bularak yapmak istemediği bir eylemi, eğer yerine getirmezse büyük bir cezaya maruz kalacağı, kötü bir şey olacağından korkar. Ör: genç bir annenin çocuğunu öldürmek istemesi, yada bir din adamının vaaz sırasında açık saçık fıkra anlatma arzusu karşısında aynı nitelik ve şiddette büyük bir ceza ile karşılık göreceğinden korkması gibi durumlarda karşıt tepki (reaksiyon-formasyon ) düzeneğini kullanmak yolu ile genç anne çocuğuna hastalık sayılacak ölçüde aşırı sevgi, din adamı mesleği ile ilgili konulara yine aşırı bağlılık gösterecektir. Eylem gülünç , tiksinti verici, kutsal sayılan şeylere saygısızlık , ayıp , hatta suç niteliğinde bile olabilir .Çünkü kişinin saldırganlığının kendine yönelik olabilmesi kadar ,başkalarına karşıda olması doğaldır. Gerçekte dışa bağlı kızgınlığın kişinin kendine yönelişinin anlatımıdır.

Kompulsif eylem görünürde sıkıntıyı önlemek, obsesyonu nötralizasyon amacı taşırsada, aslında saldırganlığın simgelenmiş olarak bir eyleme dönüştürülmesidir. Kompulsif eylem olarak gerçekleştirilen mastürbasyonlara kişi günde birçok kez başvurabilir. Burada cinsel gerilimi gidermekten çok , zorlayıcı bir davranışı yerine getirmek söz konusudur. Bu nedenle de nekadar direnirse dirensin sonunda kesinlikle teslim olur. Cinsel isteğe bağlı olarak kalkışıldığında, gerilimde bir azalma beklerken, burada ise suçluluk ve pişmanlık duyguları doğurur ve kişiyi daha da gergin ve rahatsız edici bir duruma sokar. Bu düşünce yer değiştirmiş olarak : tekrarlayan el yıkamaları, tiklere , kekemeliklere sapmadığı yada bozma düzeneği yeterince kullanılamadığı durumlarda sıkıntı bastırılamaz olu ve vurup kırmalar, yıkmalar, hatta yaralamalar türünden eylemler ortaya çıkabilir. Yani bir takım savunma düzenekleri başarılı olamadığı zaman ise, artık baskı altında tutamadığı yakıp yıkıcı destrüktif eylemleri bağımsızlaşmaktadır.

Böyle kişilerin aile durumları incelendiğinde ,anne yada babanın yetersizliğine ,aile ortamında sürekli çatışmaların bulunduğuna, kardeşler arası sorunlara sık rastlandığı ileri sürülmüştür. Bu ndan dolayı toplumsal ilişkileri kurabilmede zayıflıklar, ruhsal çöküntü tabloları, bulunulan ortama uyum kusurları, başkalarının üstünlüğüne karşı edilgin bir direnişgibi belirtilere yol açar. Psikanalitik görüşte bu kişilerin sadik-oral ,yada sadik-anal gelişim dönemlerinde saplantı ( fiksasyon ) gösterdiklerini kabul etmektedir.

Daha ileri durumlarda obsede kişinin aşırı saygı uyandıran boyun eğme durumları tersine döner, hasta birden ortaya çıkan bir boşalışla sövüp sayma seline kapılır, çeşitli korkutmalara başvurur. Obsedeler zaman zaman kompulsif bir davranış örneği olarak evini işini ihmal edecek ölçüde kumara yönelebilirler.Oyuna girme nedeni para kazanma isteği veya zevk alma duygusu değil , beslediği büyüklük beklentileridir. Her şeylerini yitirene kadar oyunu sürdürürler ve her türlü riskin altına girerler, yitirince de pişmanlık ,utanç, küçük düşmüş duygusuna kapılırlar. Kompulsif eylemi yaptıran güç bilinçdışıdır.

Hastaya böyle bir davranışı neden yaptığı sorulursa; ya gerçek bir temelinin olmadığını kendisininde bildiği türünde bir açıklama yapar ya da bunun amaçsız tutarsız hatta saçma olduğunu söyler. Ama çoğu kez hasta bilinçli olarak kompulsif davranışını yadsır, ısrar edilirse direnir, buna karşın gerilim artar şiddetli sıkıntı duyar ve benzer davranışı karşı koyamaz bir biçimde tekrarlamalar biçiminde yapar.

-Gerek düşünce ve gerekse dürtü kişinin bilinç alanına inatçı, zorlayıcı, ve kalıcı bir biçimde yerleşir.
-Sıkıntı verici dehşet duygusu her zaman için satral tipte bir belirtiye eşlik eder ve kişiyi düşünce yada dürtüye karşı önlem almaya götürür.-
-Hem obsesyon hemde kompulsiyon kişinin benliğine yabancıdır, yani yabancı olarak algılanır, dolayısı ile de iyi kabul görmez.
-Her iki konuda da kişi direnmek için güçlü bir gereksinim duyar.

Bir obsede için her şeyin ayrıntısı önem taşır , kılı kırk yarıcı bir kişilik, her tür titiz yöntemler, küçük kurallar, düzenlilikte aşırılık hemen her zaman ön planda gözükür. Atılması gereken küçük ve önemsiz belgeler bir klasör içinde sürekli saklanabilir, saatlerce önem sırasına göre dizilebilir.

obsedesi, yinr obsede olan bir annenin, yada babanın aile kişilerinr yönelik zalimce söz dinlettirmesi , gururlu kıskançlıkları, obsesyon nitelikli kuşkuları, kolay olmayan erişilmezlikleri, olayların nedenini niçinini açıklayan—çünkü böyle yaparsan şöyle olur türünden çocuğun aklına soru işareti takan konuşma tarzları v.b. 

OBSESYONEL NEVROZ İLE BAŞKA KLİNİK TABLOLAR ARASINDAKİ İLİŞKİLER

FOBİ ; Bazen fobiler doğrudan obsesyonlara dönüşebilir . Kişi başlangıçta fobi doğuran nesneden sakınma amacı ile büyük bir dikkat harcar. İşte bu aşırılık zamanla obsesyon durumuna geçebilir. Ör; tabular –dokunma arzusuna , bulaşma korkuları – sık yıkanma zorlantılarına vs… dönüşebilir. Gerçek fobi obsesyondan şu üç özellik ile ayrılabilir.
-Sıkıntının (anksiyete ) her zaman var olması .
-Dışa yönelimin varlığı .
-Kaçınma düzeneğinin etkinliği
HİSTERİ ; Bunun karakteristiği bilinç alnında daralmadır. Histeride ruhsal ve cinsel alandaki gerileme (regresyon ) ruhsal gelişmin fallik dönemine kadar uzanır , itme olayı, belirtiler düzeyinde unutmalar (amnezi ), konversiyon ya da sıkıntı nöbetleri gibi boşalma örnekleri vardır.

Obsesyonel nevrozda regresyon sadik anal döneme kadar gider. Burada duygusal dönüklükler ,yalıtma (izolasyon ) ,karşıt tepki ( reaksiyon formasyon ), yapıp bozma gibi savunmalar yer alır. 

Obs. Nevrozda karşıt tepki ileri düzeyde abartılmıştır , histeride ya çok az rastlanır yada rastlanmaz.

RUHSAL ÇÖKKÜNLÜK TABLOLARI.; Ruhsal çöküntü vakalarının sadece % 30 kadarında obsesif kımpulsif bozukluk vardır ama bunlar aynı zamanda bu kişilik tipinide taşırlar. Bunlarda obsesyonel belirtiler ilk olarak ruhsal çöküntünün gidişi sırasında çıkmaktadır. Kişinin ruhsal çöküntü göstermeden de önce obsede olması söz konusudur. Ya da kişi kesin olmayacak biçimde obsede olmasına karşın ,ruhsal çöküntü sırasında obsesyon belirtileri ağırlık kazanır ve bazı olgularda yıkıntı , suçluluk , iyi olamayacağı türünde sanrıya benzer yakınmalar, hatta korkularına uygun seslerden oluşan duyma varsanıları olabilir.

ŞİZOFRENİ ; Obsesyonel nevroz tablosu şizofreni alanına giriş yollarından sadece biridir. Az sayıda vaka dönüşüyor olmasına karşın genelikle paranoid şizofreniye dönüştüğü bazı yazarlar tarafından bildirilmiştir.Hele ailelerinde şizofreni hastalığı bulunanlar için bu durum olabilir. Başta obsesyonel nevroz olarak kabul edilen bazı vakaların gerçekte şizofreni olduğu ,ister başlangıçta ,isterse dağılmış dönemlerinde bazı obsesyonel belirtilerin bulunabileceği bildirilmiştir. Gerçek te ise şizofrenik çözülüşle obsesyon birbirine karıştırılamaz. Çünkü şizofrenide kişinin kendi bedeninden haberdar olmasıda bozulmuştur. Ama ölçüsüz tutarsızlıklara ve şizoidliğe eğilimli kişiler doğa ve evren üzerine olan obsesif düşüncelerini zihinsel yinelemelerle göstermeye eğilimli olurlar. Genel olarak ele alındığında psikanalitik görüşe göre obsesyonel oluşumlar kişde ağır ruh hastalığına karşı (psikoz ) bir tampon görevi yaparlar. 
Claude ve Mıccoud ile başlyan obsesyonel nevrozun şizofreniye yaklaştırılması anlayışı bu tablonun nevrotik olmayla psikotik olma arasındaki sınırın her zaman kesinlik göstermediği dikkate alınarak günümüze kadar gelen birçok yandaş ve karşıt görüşlerin doğmasına yol açmıştır. Şizofrenlerde obsessif-kompulsif belirtiler oldukça sık görülmekte ve başlıca dört bölümde toplanmaktadır: 

1- Toplumca ayıp sayılan , özellikle cinsel ilişki üzerine kurulan büyülü (magic ) niteliğindeki sözler, saldırgan düşünceler (agresif ), sayma manileri ( aritmomani ),kendine kıyma( suisid) denemeleri vb.
2- Yinelemeler türünde beden yıkamaları (stereotipik ), yada sadece el yıkamaları, bir şeye dokunma gereksinmeleri, yinelemeli dualar. Vb.
3- Hastalanma , zehirlenme , gebe kalma, kendine kıyma yada adam öldürme düşüncelerinden oluşan aşırı korkular (fobiler ).
4- Türlü metafizik ve filozofik düşüncelerin oluşturduğu zihinsel tekrarlar (ruminasyon).
Tüm bunlar obs. Nevroz belirtileriyle şizofrenik olanların iç içe geçmiş olduğunu göstermektedir. Bu araştırmalar 237 kişilik şizofren grubunda 5 kişde, 121 kişilik ikinci grupta 2 kişinin obsesyonel belirtiler gösterdiğini bildirmiştir.
Bazı yazarlar : Obsesyonel nevroz belirtilerinin süreklilik kazanmış olanlarının , hele ailede şizofrenide varsa , bunların sonunun şizofreni olabileceğini vurgulamışlardır. Özellikle zorlayıcı ve emir karakterli sanrılı düşüncerin yoğun olduğu ağır vakalarda bunun olabileceği , fakat hangi yolla gerçekleşeceğinin bilinmediğini söylemişlerdir.

PARANOİD DURUMLAR : Duygulanım türünde bazı obsesyonların suçluluk sanrılarına dönüşebileceği ya ad paranoid türde bazı kuşkularında ,başkasına kötülük yapabilecekleri sanrıları ile yer değiştirebilecekleri kabul edilmelidir. Bunlarda ortak noktayı daha çok aynı anda birbirine karşıt ( ambivalans ) düşünce, duygu ve davranışın varlığı oluşturmaktadır. En büyük ayrıcalık ise obsedenin obsesyonel tekniği kullanarak nedensellik ilişkilerinde biçimsel ayrıma gitmesine karşın , paranoidin ruhsal gerilimini rahatlatmada yansıtma (projeksiyon ) savunma düzeneğine baş vurmasıdır.

TEDAVİ
__Psikoterapiler , davranış terapileri
--İlaç tedavileri : Seratonin , NA geri alım inhibitörleri ,nöröleptikler , trankilizanlar ,,antidepressif ajanlar , MAO inhibitörleri , antikolinerjikler vs . kullanılabilir. X 

Bu yazı toplam 83 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2017 | Patnos Haber | Ağrı Haber | Patnos Haberleri | Son Dakika Patnos Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.