• BIST 116.511
  • Altın 162,176
  • Dolar 3,7374
  • Euro 4,6518
  • Ağrı 4 °C

Toplumsal Çocuk Yetiştirme Tarzları

Mehmet Emin Kızgın

Toplumsal Çocuk Yetiştirme Tarzları. Gelişme psikolojisinde insan hayatı dönemlere ayrılarak incelenmekte ve her dönemin özellikleri belirtilmektedir. Organizma gelişirken, değişik organların ve fonksiyonların gelişme zamanı, hızı ve önemleri bakımından bir düzen ve sıra izlediği görülür. Erikson’un açıkladığı gibi, “Epigenetik Prensip” doğumdan sonraki gelişmeler için de yürürlüktedir. Buna göre, gelişen organizmanın bir zemin planı vardır ve bu zemin plana göre organizmanın parçaları doğar. Her parçanın uygun zamanı içinde gelişmesiyle fonksiyon gören bir bütün ortaya çıkar. Bir başka deyimle, her dönem kendisinden sonra gelen döneme bir zemin hazırlar ve daha sonra gelen dönem, önceki dönemler tarafından ister istemez etkilenir. Önce gelen dönemde de, sonraki dönemlerin özellikleri çekirdek halinde bulunur. Bu sebeple, kişilik gelişmesi, hayatın ilk günlerinden itibaren birbiri üzerine binen ve birbirini hazırlayan dönemlerden geçerek olmaktadır. Bunun için biz, bu yazımızda M. Mead’in de dediği gibi, gelişme dönemleri ile toplumun yanaşma tarzları arasındaki ilişkileri en umut verici bir şekilde tanımlayan Erikson’un psiko-sosyal gelişme kavramlarına sık sık başvuracağız. Her dönemin kendisine has ihtiyaçları, tamamlanacak görevleri (developmental tasks), çözülecek sorunları ve hassas yönleri vardır. Normal kişilik gelişmesi bu ihtiyaçların karşılanması, sorunların çözülmesi, görevlerin uygun zamanda gerçekleşmesi ve hassas yönlerin üzerinde bir hakimiyet kurulması ile olabilmektedir.
Bilindiği gibi, hangi toplumda ve iklimde olursa olsun, her yeni doğan çocuk çaresizdir, dışarıdan verilecek bakıma son derece bağımlıdır. Fakat, çocuğa verilen bakım tarzı toplumdan topluma, aileden aileye büyük çapta değişebilmektedir. Kişilikler arasındaki farklılıkları açıklayabilmek için, bu farklı bakım tarzlarının gelişme üzerindeki etkilerini araştırmak gerekmektedir. Kalıtsal özellikler nasıl her yeni doğan çocuğun birbirinden farklı olmasını sağlıyorsa, çocuğa bakım tarzları da bu doğal (tabii) farklılıkların artmasına veya azalmasına sebep olmaktadır. Her toplumda aileden aileye değişen bakım ve yetiştirme metodları olmakla beraber, belli bir toplum içinde bunlar, bazı ortak özellikler taşımakta (geleneklerde olduğu gibi) ve toplumun bu ortaklaşılan özellikleri ve gelenekleşmiş tutumları, çocuk kişiliğine sindirilmektedir. Bu yüzden bir “Milli karakter”, bir “Temel kişilik yapısı”, bir “Modal karakter”den söz edilmektedir. Her topluma ait kişilerin çeşitli özellikleri doğal ve kalıtsal şartlardan ortaya çıkabileceği gibi, ortak toplumsal yaşantılardan da doğmaktadır. Bir toplum kişilerinin ortak yaşantıları arasında en başta bir yer tutan çocuk yetiştirme geleneklerinin kişilik gelişmesinde önemli bir konu olduğu gerçektir. Çevresel etkenler arasında çocuk yetiştirme tarzlarını toplumun öbür kurumlarından; gelenek, inanç, ekonomi ve politikasından kesinlikle ayırmağa imkan olmadığını ve hepsinin birbirini karşılıklı olarak etkilediğini de belirtmek yerinde olur.

Çocuğa uygulanan bakım ve yetiştirme metodları, dönem dönem ne şekilde uygulanmaktadır? Çocuğun ihtiyaçlarını karşılamakta ve onun yeteneklerinin gelişmesinde yardımcı olmakta mıdır? Bir başka deyimle, otonom bir benlik gelişmesine imkan vermekte midir? Engellenmesiz veya çatışmasız bir yetişme tarzı düşünülemeyeceğine göre, engellenme (frustration) ve çatışmaların (conflict) gelişmede ve çocuğun potansiyellerinin gerçekleşmesinde etkileri nelerdir? Hangi bakım tarzları, hangi dönemlerde, ne gibi saplanma (fixation), ya da gerileme (regression) belirtilerine yol açmaktadır? Toplumdan topluma değişen bakım ve yetiştirme yollarına dikkat edilince, bunların bazılarının çocuğun bir döneme ait ihtiyaçlarını karşıladıkları, bazılarının da dönem ihtiyaçlarını ileri derecede engelledikleri veya yeni problemler çıkardıkları görülmektedir. Öncelikle geleneksel yetiştirme tarzları, o toplumda istenilen kişiliğin biçim almasına büyük etken olmakla birlikte, bilinen bazı bilimsel gerçeklerle de çeliştikleri göze çarpmaktadır. İşte biz, çocukluğun ilk dönemlerini ele alarak, bu sorunlardan önemli gördüklerimizi incelemeğe çalışacağız.

Oral Dönem

Doğumdan sonra birinci yılın sonuna kadar olan dönem; bebeklik, süt çocukluğu, ilk çocukluk dönemi veya oral dönem olarak bilinmektedir. Bu dönemde çocuğun fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçları arasında bir sınır çizmek imkansızdır. Fizyolojik ihtiyaçların doyurulması ile birlikte giden haz, engellenmesi ile birlikte giden elem, çocukta duygusal (affective) tepkilerin ilk ayrışmış (differentiated) belirtileri sayılabilir. Solunum, ısı, besiyi alma ve dışkılama gibi ihtiyaçların doyurulması gerekmektedir. Bu dönemin en önemli psikolojik özelliği, çocuğun tamamen çaresiz, bağımlı ve dışarıdan verilecek bakıma muhtaç oluşudur. Bu tam bağımlılık durumu, çocuk ve çevresi arasındaki alış-verişin son derece önemli olmasına yol açar.

Oral dönemde, toplumun ilk temsilcisi olan annesi aracılığı ile çocuk, çeşitli bakım ve yetiştirme tarzları ile temasa gelmektedir. Bu temasın çeşitli yönlerini, kolaylık olsun diye, beslenme, korunma, uyutma ve annenin genel yanaşma alanlarında ayrı ayrı ele almamız mümkündür.

Beslenme İle İlgili Sorunlar:

Yeni doğan çocuğun besleniş tarzı, toplumsal alış-verişinde ilk yaşantılardan biridir. Süt veriş şekli, süresi, zamanının ayarlanması, toplumdan topluma ve çağdan çağa büyük değişmeler göstermektedir. Bu çeşitli beslenme tarzlarının kişilik gelişmesi üzerindeki etkileri oldukça tartışmalıdır. Anne memesi, biberon veya kaşıkla beslenen çocuklar arasında farklar var mıdır? Uzun veya kısa süreli emzirmelerin etkileri neler olabilir? Sütten kesilme şekli, zamanı, çocuğu nasıl etkiler? Meme alma ve almamanın ve emme süresinin, emme dürtüsünü etkilediği açıkça gösterilmiştir. Davis, Sears ve arkadaşları, anne memesi, biberon ve bardakla beslenen çocuklarda yaptıkları karşılaştırmalı araştırmada, çocuğun emme imkanları arttıkça, emme dürtüsünün kuvvetlendiğini, kaşıkla beslenen çocuklarda ise zayıfladığını göstermişlerdir. Daha uzun süre ile emen çocuklarda, kısa süreli emenlere kıyasla emme dürtüsü kuvvetlendirilerek, çocuğun emme bakımından engellenme ihmalleri de artmakta ve memeden kesmeye karşı tepkileri daha şiddetli olmaktadır. Çocukları yalnız bardakla beslemenin mümkün olduğu ve bardakla beslenen çocuklarda herhangi bir fizyolojik veya psikolojik bozukluk bulunmadığı 170 prematüre çocuk üzerinde yapılan bir araştırmada, Fredeen tarafından bildirilmiştir. Çocukta, çevrenin bu bakım tarzına cevap verebilme yeteneğini ele alan behaviorizmin kurucusu Watson, 1920-30 yıllarında Amerika’da çocuk bakımında kesin bir takım düzenlere uyulmasını tavsiye etmiş ve Amerikan annelerini büyük çapta etkisi altında bırakmıştı. Bilindiği gibi bu aşırı görüş son 20 yıl içinde hemen hemen bırakılmış olup, çocuğun beslenmesi öncelikle onun ihtiyaçlarına göre ayarlanmaktadır.

Süt çocuğunun beslenme tarzlarının çocuğun oral işlemi üzerinde etkilerini tespit etmek nispeten kolay olmakla beraber, bu yaşantıların uzun süreli etkilerini araştırmak çok güç, belki de imkansızdır. Zira zaman içinde birçok başka değişenler araya girmekte ve bu sebeple yapılan araştırmalar karışık sonuçlar vermektedir. Yetişkin kişilerin sözlü ifadelerine dayanan psikanalitik araştırmalarda bir “oral fiksasyon” ve “oral karakter”den bahsedilir. Aşırı derecede bağımlılık, ağız işlemi, daimi bakılma ve korunmayı isteme, doyma bilmeme, kararsızlık, şüphecilik, sabırsızlık gibi özelliklerle belirli olan karakter gelişmesi, oral dönemde aşırı yoksunluk veya aşırı doyuma bağlı saplanma sonucu olarak kabul edilir. Bu konudaki psikanalitik yayınların burada özetlenmesini imkansız görüyoruz. Yalnız istatistiksel anlam taşıyan Goldman-Eisler’in ve Ribble’in araştırmaları kayda değer. 100 yetişkin üzerinde yapılan Goldman-Eisler’in araştırmasında, süjeler “oral-iyimser” ve “oral-kötümser” diye iki gruba ayrılmıştır. Bu kişilerin anneleriyle görüşülerek meme alma süreleri incelenmiş ve 4 aydan daha az meme alanların oral-kötümser gruba; 9 ay veya daha fazla meme alanların da çoğunlukla oral-iyimser gruba girdikleri görülmüştür. Mamafih yazar, bu sonuçların elde edilmesinde başka etkenlerin bulunabileceğini ve meme verme süresinin annenin kişiliği ile ilgili olabileceğini de belirtmektedir. Margarethe A. Ribble, birkaç yüz çocuk gözlemine dayanan araştırmasında, yeni doğan çocuğun ağız bölgesinde dokunma ile uyarılmaya karşı bir “açlık” olduğunu ve emmenin çocukta besi alma ve solunum refleksini daha iyi geliştirdiğini, dokunma uyaranlarının daha yüksek melekelerin gelişmesine yaradığını ve yeterli emme olmadığı takdirde merkezi sinir sisteminin görevlerinde bir gerilme olduğunu iddia etmektedir.

Psikanalitik görüşleri desteklemeyen birçok araştırmalar da vardır. Sears ve arkadaşları yüzlerce çocuk üzerinde yaptıkları araştırmalarda, meme ve biberonla beslenmiş olan büyük çocukları incelediklerinde, bu gruplar arasında kişilik bakımından kesin ayrılıklar bulamamışlardır. Bunun gibi, bebekliklerinde kısa süreli emmiş olanlarla, uzun süreli emmiş olan büyük çocuklar karşılaştırılmış ve bunlar arasında evde saldırganlık belirtileri, bağımlılık derecesi, yeme huylarında bozukluklar, yatağa işeme gibi davranışlar bakımından açık bir fark görülmemiştir. Bu konudaki literatür taramasıyla tanınmış olan Orlanksy, anne memesinin biberona bir üstünlüğü olmadığı sonucuna varmıştır. Richmond ve Calwell, çocuğun beslenmesi ve kişilik gelişmesi konusundaki araştırmaların sonuçsuz ve çelişmelerle dolu olduğunu belirtmiştir. S. Brody ise, geniş literatür tartışması ve annelik tarzları üzerinde yaptığı araştırmalarda, annenin çeşitli bakım tarzlarının, çocuğun benlik gelişmesinde büyük rol oynayabileceğini göstermiştir.

Bazı deneysel araştırmalar ve sosyal antropolojik gözlemler de psikanalitik teorinin oral saplanma (oral fixation) kavramını desteklemektedir. Bunlardan Hunt’un deneyi kayda değer. Hunt, memeden yeni kesilmiş 24 günlük kobaylardan 7 tanesini 8 günlük bir açlık rejimine tabi tutmuş ve 7 ayrı kobayı da kontrol grubu olarak normal bir şekilde beslemiş. 8 günlük açılık rejiminden sonra deney grubu da normal beslenmeye devam edilmiş ve bu hayvanlar erişkin oluncaya kadar beklenmiş. Açlık rejiminden 5 ay sonra her iki kobay grubu da besiye karşı tepkileri (mesela istifçilik) bakımından bir fark göstermemişler. Fakat, her iki grup da tekrar bir besi-yoksunluğu denemesine tabi tutulunca, çocuklarında 8 gün süre ile aç bırakılmış olan kobay grubu, kontrol grubuna göre iki buçuk misli istifçilik eğilimi göstermiştir. Bu deney, çocukluklarında yoksun bırakılan kobaylarda sonradan stres altında ortaya çıkan, stres olmadığı zaman gizli kalan bir izin yerleştiğini ortaya koymaktadır. Amerikalı antropolog Margaret Mead de, çocuklukta karşılaşılan beslenme ve bakım tarzlarının yetişkin kişiliği üzerindeki rolünü göstermek için, ilkel toplumlarda yaptığı araştırmalarda, önemli bulgular yayınlamıştır. Yeni Gine’nin Arapeş yerlileri yumuşak, nazik, cömert ve iyimser insanlardır. Mead’e göre bu yerliler arasında çocukların aynı özelliklerle büyümesi basit bir taklit sonucu olamaz. Bu yerliler besinin fazla olmadığı verimsiz bir toprakta yaşamalarına rağmen, hiç istifçilik yapmamakta, çocuklarını bolluk ve şefkatle büyütmektedirler ve çocukların yetişkin hayatta aynı özellikleri devam ettirmesi bu bakım tarzına bağlıdır. Öbür yandan, aynı ırktan olan Mundugumor kabilesinde ise çocuklar yoksunluk ve haşinlikle bakılmakta olup, bu yerliler sert, kavgacı, sabırsız ve güvensiz kişilerdir. Sosyal antropoloji alanında araştırma metodolojisi bakımından yenilikler getiren Whiting ve Child, 200 kadar değişik toplum hakkında etnoğrafik bilgileri oral, anal, cinsel, saldırganlık ve bağımsızlık eğitimleri bakımından tasnif etmişler ve elde ettikleri bulguları, bu toplumlarda hastalıkları izah etmek için kullanılan yorumlarla karşılaştırmışlardır. Bu araştırmadan çıkan sonuca göre, çocuklarında yüksek “beslenme kaygısı” olan toplumlarda yetişkinlerin kullandıkları hastalık yorumları daha çok beslenme ile ilgili “oral yorumlar”dır. Whiting ve Child’a göre çocukluk çağında karşılaşılan beslenme kaygıları, yetişkinlerin çeşitli inanç, görüş ve davranışlarında belirli olmaktadır. Bilindiği gibi, çocuk psikolojisi ve psikanalitik psikiatride sütten kesme sorunu üzerinde de çok durulmuştur. Emme süresinin ve şeklinin emme dürtüsü üzerinde etkiler yapabileceğini belirtmiştik. O halde sütten kesme zamanı ve şeklinin de önemli bir olay olması gereklidir diye düşünülebilir. Gerçekten de annelerin çocuğun sütten kesme zamanını bir stres çağı olarak kabul ettikleri görülür. Sütten kesme tarz ve zamanının özel etkileri üzerinde de yeterli araştırma yapılmamıştır. Bu noktada da sütten kesme tarzı ve zamanının özel bir etken olmaktan ziyade, çocuğa bakanların genel tutumlarına ve genel bir bakım patternine bağlı bir etki yapacağı ileri sürülmektedir. Nitekim çok yumuşak ve yavaş bir şekilde sütten kesme usullerinden en acı ve sert bir şekilde kesilmeye kadar çeşitli metodların kullandığı toplumlar vardır. Bir anne memesine biber sürerek çocuğunu memeden keserken, onun başka ihtiyaçlarını yeterli bir şekilde karşılayabilir ve böylelikle yalnızca sütten kesme tarzı dolayısıyla çocuk çevresine, annesine karşı olumsuz bir tutum geliştirmeyebilir.

Kundaklama ve Kişilik:

Kundaklama ve çeşitli bağlama şekillerinin çocuk gelişmesi üzerindeki etkileri ilgi çekici olduğu kadar, tartışmalı bir konudur. Dennis ve Dennis, küçük çocukları bir beşik tahtasına sıkı sıkıya bağlayarak büyüten Hopi Kızılderili çocukları ile bağlama geleneğini bırakmış başka Hopi çocukları arasında motor gelişme bakından ayrılık olmadığını göstermişlerdir. Greenacre, deneysel ve klinik araştırmalardan ve çeşitli halk geleneklerinden örnekler vererek kundaklama ve tespit metodlarının motor ve entelektüel gelişmeye önemli bir etki yapmadığını belirtmektedir. Greenacre, süt çocuklarını tespit etmenin olumlu ve olumsuz etkilerinin, tespitinin tarz, derece ve süresine, her şeyden çok da tespiti yapanların genel duygusal yanaşma ve tutumlarına dayanacağını belirtmektedir. Buna rağmen, yazısının sonunda uzun süreli tespitin psişik gelişme “temposunu” yavaşlatabileceğini, sadomazokistik eğilimleri artırabileceğini ve bütün beden yüzeyinin aşırı erotizasyonuna yol açabileceğini ifade etmektedir. Brody, Danzinger ve Frankl isimli iki Avusturyalı psikoloji öğrencisinin bir Arnavutluk köyünde yaptıkları ilgi çekici tanınmış bir araştırmanın bulgularını tartışarak, kundaklamada yapılan hareket kısıtlanmasının çocuğun sansoriel ve motor deşarj alanını daralttığı, uyarılabilme ve tepki gösterebilme fırsatlarını azalttığı ve bu suretle bir passivite zemini hazırlayabileceği görüşünü savunmaktadır. Antropologlar arasında da oldukça ilgi çeken kundaklama üzerinde duran Gorer’e göre, Rus halkının kuvvetli bir lidere boyun eğmesi, çocukluk çağında kundaklanmış olmasına bağlıdır. Gorer, Rus karakterinde “bağlanmayı kabul edersem süt (yiyecek ve genel destek) alırım” teması’nın temel olduğunu ifade etmektedir. Erikson da, Gorer’in görüşlerinden faydalandığını belirterek, Rus toplumunda “kundaklanmış ruhlar” dan bahsetmekte ve “sanki her kişi garip bir şekilde boğuk heyecanlarla dolu mahfaza içinde kendi benliğini hapsetmiş gibidir” diyerek bu halin kundakla benzerliğine işaret etmektedir. Mead ve Kluckhohn ise, kundağın kişilik gelişmesinde rolü olabileceğini kabul etmekle beraber, Gorer’ın spesifik açıklamalarını aşırı bulmaktadır. R. Benedict de Doğu Avrupa ülkelerindeki kundaklama geleneğinin oldukça değişik örnekler gösterdiğini ve bunların her birinde çocuğa iletilen duygu tutumun farklı olduğunu yazmaktadır. Mesela Ruslar çocuğun kendi kendisini inciteceğine inandıklarından çocuklarını bizzat kendisinden korumak için kundaklarken; Polonyalılar çocuğu çok yumuşak ve zayıf görerek onu “sertleştirmek” için kundağın gerektiğine inanırlar. O halde Benedict’e göre kundağın bütün toplumlar için ortak bir etkisi olamaz, zira çocuk üzerindeki etkileri kundağın yapılış amacına bağlı olarak değişebilir.

Uyutma Tarzı:

Oral dönemde uykunun ritmi, derinliği, süresi, çeşitli fizyolojik yönleri ve uykuyu etkileyen faktörler üzerinde bilgi varsa da, uyutma tarzlarının çocuk üzerinde ne gibi etkileri olabileceğine dair bir yayına rastlamadık. Beslenme, kundaklama ve çeşitli eğitim tarzları üzerinde geniş etnoğrafik bilgiler bulunmasına rağmen, uyutma tarzları hemen hemen hiç ilgi çekmemiştir. Hacettepe Tıp Fakültesi Çocuk Psikiatri Bölümü’nde yeni tamamlamış bir araştırmanın sonuçlarına göre, süt çocuğunun ihtiyaçları uykuya dalarken yaygın bir şekilde artmakta ve çocuk, uyku öncesi dönemde emme dürtüsünü, sıcak ve yumuşak bir şeyle (anne) temas ihtiyacını daha şiddetli olarak algılamaktadır. Bulgulara göre çocuğun anne kucağında emzirilerek uyutulması, yatağında kendi kendine uyumağa bırakılması, uyurken emme güdüsünün doyurulması veya doyurulmamsı gibi noktalar psikolojik yönden önem kazanmaktadır.

Analık Sorunu:

Oral dönemin en önemli konusu hiç şüphesiz çocuğun annesi veya onun yerini tutan kişi ile olan genel temasıdır. Yeterli ve yetersiz analık sorunu modern psikoloji ve psikiatrinin üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Psikanalitik teoride, “oral zone” kavramına Erikson’un “organ mode’u” ve “Psikososyal modaliteler” kavramlarının da eklenmesiyle ego psikolojisinde önemli bir çığır açmış oldu. Erikson, “oral-respiratuvar-sansoriel” diye isimlendirdiği ilk yılda ağız bölgesinin bir haz ve beslenme organı olarak belirmesi yanında, bütün organizmanın bir içeri-alma (incorporation mode) işlemi yaptığını ve çocuğun sindirim ve solunum sistemleri ile olduğu kadar bütün duyu organları ile de içeri-alarak duyusal yoldan beslendiğini açıklamıştır. Buna göre, çocuk, doğduğu andan itibaren içinde bulunduğu toplumla karşılıklı bir alış-veriş içine girmekte ve o toplum için özel olan alma, almayı bilme, verilme, verebilme gibi psikososyal işlem tarzlarını (modaliteleri) geliştirmekte bu suretle çocukta çevresine karşı temel bir tutum ortaya çıkmaktadır. Çocuk çevreyi değişik derecelerde verici, doyurucu, güvenilir ve kendi benliğini de verilen, verilebilen, verilmeye değer olarak görmeye başlar. Bu suretle çocuk benliğinde, sağlam bir kişiliğin gelişmesi için en başta gerekli olan, “bir” temel güven duygusu”nun tohumu atılmaktadır. Çevre ile alış-verişin uygunsuz olduğu durumlarda ise, denge değişik derecelerde güvensizlik yönüne doğru kaymaktadır. Lewin’in terimlerini kullanacak olursak, çocuk çevresi ile olan ilişkisinde ihtiyaçlarını doyurulması veya engellenmesi, homeostatik dengenin sağlanması veya bozulması nispetinde çevresini pozitif veya negatif değerli objelerle dolu olarak değerlendirecektir. Temel güven duygusu çocuğun ileriki hayatta kendine ve çevreye karşı tutumlarının nicelik ve niteliğini tayin eden bir gelişmedir ve Erikson’a göre anne tarafından kendisine verilen besi ve sevginin niceliğinden çok niteliğine tabidir.

Ağız yolu ile beslenmenin mükemmel, fakat duygusal yoldan beslenmenin yeterli olmadığı çocuk yuvalarında ve yurtlarında yetişen çocuklar üzerinde Ribble, Spitz, Goldfarb ve Bowlby’nin yaptıkları araştırmalar, bu çocuklarda fizyolojik ve duygusal gelişme kusurları olabileceğini göstermiştir. 600 çocuk üzerinde uzun süreli gözlemlere dayanan araştırmasında, M. Ribble, çocuğun anne bedeni ile yakın temasının ve çeşitli duyu yollarıyla uyarılmasının çocuğun iştahının, sindirim ve solunum işlemlerini, kaslardaki gerginliği düzenlediğini ve çocuğun fizyolojik ve psikolojik yönden normal gelişmesinde anne ile temasın son derecede önemli olduğunu iddia etmiştir. Buna karşılık, anne-temasından yoksun çocuklarda, ilgisizlik, iştahsızlık, uyarılabilme yeteneğinde azalma, solukluk, düzensiz solunum, mide-barsak bozuklukları ve en ağır şekillerinde de “marasmus” diye bilinen tablonun ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Spitz’in araştırmaları da anne ile çocuk arasında duygusal alış-verişin normal gelişmede gerekli olduğunu göstermiştir. Bu durumun uzun süreli etkilerini araştırma Goldfarb ve Bowlby de annesiz bakılan çocuklarda entelektüel ve duygusal gelişme kusurlarının ve birçok psikopatolojik hallerin ortaya çıkabildiğini belirtmişlerdir. Bowlby ve arkadaşlarının 1956’da yayınlanan bir araştırma yazısında, küçük çocuğun anneden ayrılmasının ilerde çok değişik sonuçlar verdiği ve psikopatolojik etkilerin kısmen mübalağa edildiği bildirilmekle beraber Amerikan Psikiatri Derneği’nin 1961’deki Adolf Meyer açılışı dersinde John Bowlby şöyle demektedir:
“Fizyopatolojide enflammasyon ve nedbe oluşumu ne kadar önemli ise, psikopatolojide de küçük çocuğun annesinden ayrılma yaşantısı o kadar hayati önemi olan psikolojik olayları harekete geçirmektedir. Bu, kişiliğin muhakkak sakat bir şekilde gelişeceği anlamına gelmez; fakat mesela akut romatizmadaki gibi sık sık nedbe dokusunun teşekkül ettiği ve bunların da hayatın sonraki dönemlerinde az veya çok şiddette fonksiyon bozukluklarına sebep olduğu anlamına gelir”.

M. Craft ve arkadaşlarının 1964’te yaptıkları bir araştırma yanında da çocukta karşılaşılan kötü çevresel şartların sıklığının yetişkin psikopatlardaki kişilik bozukluğunun şiddeti ile doğru orantılı olduğu ifade edilmektedir. S. Brody ve Yarrow’un geniş literatür taramaları sonunda vardıkları sonuç da sağlam ego gelişmesi için yakın anne temasının gerekli olduğudur. Harry Harlow’un maymunlar üzerinde yaptığı araştırmalar da bu bulguları desteklemektedir. Wisconsin Üniversitesi’ndeki geniş maymun laboratuarında Harlow yeni doğmuş maymun yavrularını bir yandan bol süt veren fakat telden yapılmış ve öbür yandan hiç süt vermeyen kürkten yapılmış suni annelerle büyüttü. Yavru maymunlar sütlerini tel-anneden almakla beraber, korkutucu bir uyaran ve stres karşısında kaldıkları zaman, daima yumuşak anneye koşarak sarılmakta idiler. Harlow yeni doğmuş maymun yavrularını maymun ve insan temasından uzak tecrit edilmiş kafeslerde büyüttüğünde, bu maymunlarda sosyal ilişkiler kurma ve cinsel davranışlar (çiftleşme gibi) bakımından gayet açık yetersizliklerin ortaya çıktığı ve doğrudan doğruya annesiz olarak tel kafesler içinde büyütülen maymun yavrularının büyüyüp çocuk doğurduklarında, çocuklarına hiç bakmadıklarını ve onları koruma eğilimi göstermediklerini deneysel olarak tespit etmiştir. 
O halde, kısaca diyebiliriz ki, çocukluğun ilk yılında çocuğun beslenme, korunma gibi çeşitli bakım tarzlarının, kişilik gelişmesi üzerinde özel etkileri tartışmalı olmakla beraber, yakın, sürekli ve yeterli bir çocuk-anne ilişkisinin sağlam bir benlik gelişmesinde gerekli en önemli şartlarında biri olduğu kesindir.

ANAL Dönem, Temizlik Eğitimi ve Disiplin:

Birinci yılın sonundan, üçüncü yılın başına veya ortalarına kadar uzanan çağ, psikanalitik deyimle anal dönem olarak bilinmektedir. Bu dönem çocuğun yürümeye, konuşmaya ve kendi benliğini çevresinden ayrı bir benlik olarak algılamaya başladığı ve yavaş yavaş bağımsızca isteme ve hareket etme gibi psikolojik görevlerin yapı taşlarını geliştirdiği bir çağdır. Bu dönemde çocuğun kas sisteminin, öncelikle ilgiyi çeken dışkılama ve işeme sfenkterlerinin görevlerindeki gelişme göze çarpmaktadır. Psikanalitik teoriye göre anal ve üretral bölgeler özel haz bölgeleri (erotojen zon; anal ve üretral bölge) haline gelmiştir. Bu dönemin genel “organ mode’u” ise eliminasyon ve retansiyon şeklinde birbirine zıt iki işlem olup, çocuğun çeşitli davranışlarında birbirine zıt eğilimler (ambivalence)karakteristiktir. Aile ve toplum içinde, bu işlemlerden en göze çarpanı, anal ve üretral bölgeye has olanlarıdır ki, dışkımla ve işeme eğitimini ön plana getirmekte ve çocuğun eliminasyon ve retansiyon fonksiyonlarını yerinde ve zamanında yapabilmesi, çevresi tarafından önemle ele alınmaktadır. Çocuk anal ve üretral sfenkterileri üzerinde bir hakimiyet kurarken, genel olarak psikososyal anlamda tutma, tutunma, bırakma, bırakabilme, bıraktırma gibi davranış modalitelerini de öğrenmektedir. İşte, motor, konuşma ve zeka görevlerinin gelişmesine paralel olarak, birbirine zıt dürtü ve eğilimlerin (eliminasyon, retansiyon, tutma-bırakma, sevgi-nefret, sado-mezokism) üzerinde yavaş yavaş bir hakimiyet ve kontrol yeteneğinin kazanılması ile, çocukta “otonomi” duygusunun çekirdeği atılmaktadır. Bu duygu dengeli bir şekilde gelişmediği takdirde, dışarıdan veya arkadan (anus bölgesinden) başkaları tarafından kontrol edilme, kararsızlık, şüphe ve utanç duygularının (obessif-kompulsif tarz) temelleri kurulacaktır. O halde bu dönemde, çocuğun kas sistemi ve sfenkterleri bakımından biyolojik gelişmesine paralel olmayan zamansız ve baskılı temizlik ve disiplin eğitimi çocukta otonom benlik gelişmesinde engelleyici etkiler yaparak ya aşırı derecede bağımlılık ve boyun eğme, ya da isyancılık, veyahut da bu her iki eğilim arasında kararsızlıktan kavranan kişiliklerin doğmasına yol açabilecektir.
İkinci dönemde de çocuğun toplumsal çevre ile teması genellikle annesi ve en yakın aile üyeleri aracılığı ile olmaktadır. Çocuğun anne veya anne yerine geçen birinin bakımına bağımlılık durumu büyük çapta devam etmekte beraber, sınırları gittikçe kesinleşen ve nisbi bir bağımsızlıkla isteyebilme, davranabilme yeteneğini kazanan çocuk egosu geliştikçe annenin ilk dönemdeki tutumlarının değişmesi gerekmektedir. Artık çocuğun emzirilmesi, uyutulması, kundaklanması gibi bakım tarzları önemini büyük çapta kaybederek, yerini tuvalet terbiyesi, bağımsızlık ve saldırganlık alanlarındaki yetiştirme çabalarına bırakmaktadır. Gene psikanalitik literatürdeki “anal fiksasyon” ve “anal karakter” kavramlarına değineceğiz. Freud anal karakterde şu özellikleri belirtmişti: Cimrilik, inatçılık ve düzenlilik. Dikkat edilirse bu özellikler “zone” kavramına ilave edilen “organ mode’u” ve “psikososyal modalite” kavramlarıyla daha iyi aydınlatılabilir. Cimrilik, inatçılık ve düzenlilik aşırı tutma, tutunma ve kontrol altına alma ihtiyaçlarının sonuçlarıdır. Anal karakterin asıl davası, birbirinize zıt dürtüler karşısında kendini bir kontrol altında tutma çabasıdır. Bu özelliklerin gelişmesinde anal eğitimin (tuvalet terbiyesinin) son derecede önemli olduğunu belirten psikanalitik yayınları burada vermemize imkan yoktur.

Beslenmede olduğu gibi, anal eğitimde de toplumdan topluma değişen birçok tarzlar ve uygulama zamanları vardır. Anne-babasının üzerine dışkılasa, işese dahi hoşgörü ile karşılayan bazı Güney Amerika yerlilerinden, çocukları 2-3 aylık iken çok sıkı ve cezalı bir eğitime tabi tutan Madagaskar’ın Tanala yerlerine kadar çeşitli r-tarz, zaman ve şiddette tuvalet terbiyesi metodları vardır. Aşırı ceza ile uygulanmasa bile, tuvalet eğitimi Batı toplumunda (Avrupa, Amerika) üzerinde en çok durulan terbiye konularından biridir. Tuvalet eğitimi toplumdan topluma farklılıklar gösterdiği gibi, bir toplumun çeşitli tabakaları arasında da açık farklar göstermektedir. Bu farklılıkların kişilik gelişmesi üzerindeki etkileri neler olabilir? G. Gorer’ın Japonlardaki aşırı düzen, titizlik ve kontrol ihtiyacını sıkı anal eğitime bağladığı ve bu eğit6imin gevşek olduğu toplumlarda titizlik ve düzenliliğin Japonlardaki kadar bariz olmadığı bildirilmektedir. Whiting ve Child’ın araştırmalarında, çocuklarında yüksek “anal-sosyalizasyon-anxietesi” gösteren toplumlarda, hastalık yorumlarının daha çok anal özellikler taşıdığı görülmüşse de, gerçekte bu konuda yeterli bilgi edinilen toplumların sayısı çok az olduğundan, sonuçların güvenilirliği şüphelidir. Dollard ve arkadaşları da tuvalet eğitimini çocuk için önemli bir engellenme olarak görmekte ve çocuğun dışkılama ve işeme için “uygun zaman ve yeri” öğrenmesinin son derecede güç ve karışık bir olay olduğunu ileri sürmektedirler. Aşırı baskılı veya zamanından çok erken tuvalet eğitiminin bir psikopatolojik kaynağı olabileceğine dair birçok klinik ve psikanalitik yayın olmakla beraber, kontrollü istatistiksel araştırmalar hemen hemen yok denecek gibidir. Huschka 213 çocuk üzerinde yaptığı araştırmasında, erken ve sert eğitimin önemli psikopatolojik belirtilere yol açabileceği sonucuna varmıştır. Sert tuvalet eğitiminin çocukta özellikle obsesif-kompulsif belirtiler, saldırgan ve zıt eğilimler çıkardığına dair görüşler çok yaygın olmakla beraber, bu eğitimin kendisinden çok eğitim yapanların genel şefkat ve tutumlarının çocuğun tepkilerine daha büyük bir rol oynadığı noktası gittikçe önem kazanmaktadır.

Tekrarı önlemek amacıyla saldırganlık duygularına karşı eğitimin ve disiplinin tartışmasını üçüncü dönemde birlikte açıklamağa çalışacağız.

FALLİK Dönem, Cinsiyet ve Saldırganlık:

Üçüncü yaştan altı yaşına kadar olan oyun çağında veya psikanalitik deyimle fallik dönemde çocuk, motor sistemi üzerinde bir hakimiyet kurmuş olup, serbest ve artan hareketliliği ile çevresinin çapını hızla genişletmektedir. Konuşabilmesi, insanlar arası ilişkilerinin daha anlamlı bir şekilde genişlemesinde büyük rol oynamaktadır. Piaget’nin dediği gibi, çocuk egosantrik bir durumdan sosyosantrik bir duruma doğru hızla ilerlemektedir. Çevreden ve başka insanlardan ayrı bir kişi olduğunu kavramış olan çocuk, artık “nasıl bir ilişki” olacağını araştırmaktadır. Kazandığı güven ve otonomi duyguları nispetinde yavaş yavaş çevresini keşfetmekte ve çevresi üzerinde bir kontrol kazanmaktadır. Bu amaçla kendi bedenine, cinsel ayrılıklara ve genellikle çevrede olagelen her şeye karşı derin, bitmek bilmez bir öğrenme eğilimi gösterir. Bunun için bu döneme “tecessüs dönemi” de denir. Gesell dördüncü yaşta toplumsal ve doğal çareye karşı sonsuz soruların ortaya çıktığını ve çocukta sosyalleşmenin hızlandığını belirtmektedir. Beşinci yaşta da çocukta motor dengenin, düşüncenin, cümlelerin, kişisel-toplumsal ilişkilerin, benlik kavramının (self-concept); evde, okulda ve toplum içinde uyumun daha belirli bir hale geldiğini tarif etmektedir. Bu yaştaki çocuk, artık “küçük bir adam” olmuştur. Bilindiği gibi cinsel farkların öğrenilmesi, cinsel benlik duygusunun başlaması ve cinsiyet rollerinin ayrışması da üç yaşlarından itibaren başlamış ve 5-6 yaşlarında iyice kesinleşmiştir. Bu yaşta çocuğun öğrenme ve merakının toplumun cinsiyete karşı tutumlarına da yönelmesiyle cinsel yasakların ve normal değerlerin hızla kavranmasına yol açmaktadır.

Erikson’a göre, bu dönemin davranışlarına atılganlık ve girişkenlik hakimdir (intrusive mode). Yalnız gerçek çevreye karşı değil, hayal dünyasında da çocuk işlemlerinin çoğu bir atılganlık tarzındadır. Başkalarının üzerlerine atılma, saldırgan konuşmalar ve sorularla insanların kulaklarına, zihinlerine atılma; canlı hareketlerle boşluğa atılma; bitmeyen tecessüsle bilinmeyene doğru atılmalar, bu dönem için karakteristiktir. İlk iki dönemde çocukta nasıl güven ve otonomi duygularının temelleri atılıyorsa, bu dönmede de çevreyi keşfetme ve ona hakim olma amacıyla “girişme” (initiative) duygusunun temelleri atılmaktadır. Korkular, aşırı suçlandırma ve cezalar veya başka engeller bu girişme duygusunun gelişmesini güçlüğe uğratabilir. Bu engellenmeler ilerde cinsel alanlarda ve toplumsal girişmede çeşitli derecelerde inhibisyon belirtilerine (mesela cinsel empotans, çekingenlik, girişme kıtlığı gibi) yol açabilir. İşte toplumsal çevrenin gittikçe genişlediği ve genital ilginin hızla üstün bir özellik kazandığı bu döneme Engel “İlkel-Toplumsal ve Cinsel Ayrışma Dönemi” (Stage of Primary Social and Sexual Differentiation) adını vermiştir. Psikanalitik teoride fallik dönem olarak bilinen bu çağın kastrasyon korkuları, penise-imrenme ve Oedipus kompleksi sorunlarını burada anlatacak değiliz.

O halde, bu çağın en önemli yetiştirme sorunlarının cinsiyet (seksüalite) ve saldırganlık (aggression) alanlarında olduğunu görüyoruz. Önceki dönemlerin daha özel sorunları olan beslenme, koruma, tuvalet terbiyesi alanlarında olduğu gibi cinsiyet ve saldırganlık alanlarında da toplumdan topluma büyük değişiklikler gösteren yetiştirme tarzları vardır.
Cinsiyet alanına giren yetiştirme metodları yalnız cinsel organların görevleri ve ifadeleri ile ilgili yasaklar ve kurallar olmayıp, çocuğun toplum içindeki cinsel benliği tamamlaması için gerekli her türlü tarz ve tutumları da içine alır. Çocuk doğduğu andan itibaren, hatta doğumdan önce dahi, erkek veya dişi oluşuna karşı toplumun verdiği değer ve tutumlarla karşılaşmakta ve bunlar çocuğun bakılma tarzına hiç şüphesiz etki yapmaktadır. Mesela erkek çocuğun daha uzun süre meme alması, daha fazla bakım görmesi az rastlanan bir hal değildir. Çocuğun cinsel benliğini tamamlaması hiç şüphesiz toplum içerisinde erkekliğe ve dişiliği verilen, atanan rollerin gelişmesi ve sindirilmesi suretiyle olmaktadır. Freud’un dikkati çektiği gibi, biyolojik cinsel farklılıkların çocuk tarafından algılanması, hiç şüphesiz cinsel benliğin gelişmesinde önemli bir adımdır. Fakat, bu dönemden çok daha önce de erkek ve kız çocuk ayrı ayrı tutumlar ve davranışlarla karşılaştığından bunların da çocuk benliği üzerinde izler bırakacağı açıktır. O halde cinsel benliğin ayrışması derken, çocuğun kendi cinsiyetini tanıması kadar, toplum içinde o cinsiyetin gerektirdiği psikolojik özelliklerin de kazanılması, cinsel bir rolün benlik iççinde sindirilmesi bahis konusudur. Erkek ve dişi rollerinin ayrışması ve sınırlanması aile ve toplum içinde çocuğun karşılaştığı öğrenme imkanlarına ve benimseme (idantifikasyon) örneklerine göre olacaktır. Bu örneklerin çok değişik olduğunu, her toplumun erkeği ve dişiyi aynı anlam ve özellikte kabul etmediğini biliriz. Bunun en güzel örneklerini M. Mead’in gözlemlerinde bulabiliriz. Mead’in yazdığına göre, Yeni Gine yerlilerinden Arapesh’ler genel olarak bizim değerlerimizle kadınsı bir toplumdur. Kadınlar ve erkekler aynı derecede pasif, nazik ve yumuşak olup, ev işleri ve çocuk yetiştirmede ortaklaşa görev görürler. Çocuklar arasında büyük cinsiyet ayrılıkları gözetilmez ve benimseme örnekleri olarak anne-baba rolleri arasında kesin farklar yoktur. Buna karşılık Mundugumor yerlilerinde erkekler ve kadınlar bizim ölçülerimizle daha çok erkek rolünü benimsemişlerdir ve her iki cinsiyet de gene aralarında derin bir cinsel-iş-bölümü olmaksızın erkeksi bir şekilde yetiştirilmektedir. Öte yandan, Tchambuli yerlilerinde ise kadınlar saldırgan ve hakim bir rol oynarken ve toplum işlerini ellerinde tutarlarken, erkekler bizim ölçülerimizle kadın rolünü benimsemiş durumdadırlar. Erkekler çocuklara bakarlar, ev işlerini görürler ve hatta karıları çocuk doğururken evin bir köşesine çekilerek karıları gibi doğum sancıları çekecek kadar kasın rolüne girerler.

Çocukların üçüncü dönemde artan genital işlemlerine karşı da toplumun tavırları oldukça değişiktir. Bazı toplumlarda çocuk masturbasyonu, çocuklar arasında cinsi münasebet oyunları, hatta annenin çocuğun cinsel organlarını oynayarak yatıştırması olağan karşılanırken; birçok toplumlarda ise çocuğun her türlü genital davranışı şiddetli cezalarla karşılaşmaktadır. Fakat genel olarak, bu dönemden itibaren çocuğun cinsel ilişkileri ve eğilimleri yaygın bir bastırma ve yasaklama öğretimine tabi tutularak, cinsiyetle ilgili konular ve davranışlar tabulaşmaktadır. Başlı başına bir konu olan cinsel eğitimi bu yazının sınırları dışında görüyoruz.

Anal dönemde çocuğun birbirine zıt dürtüler üzerinde bir hakimiyet kurması bakımından gelişmesi açıklanırken, çocukta bağımsız olma ihtiyacının ve buna paralel olarak bazı isyancı veya saldırgan eğilimlerin ortaya çıktığını belirtmiştik. Üçüncü dönemde de çocuğun saldırma ve atılma eğilimlerinden ve bir “girişme” ihtiyacından bahsetmiştik. İşte çocuğun bu saldırgan ve atak olma eğilimlerine toplumun tepkileri oldukça çeşitlidir. Genel olarak çocuğun bağımsızca hareket edebilme ihtiyacı ile gerçekten yıkıcı olma eğilimi arasında kesin bir sınır çizmeğe imkan yoktur. Çocuk bağımsızlık, çevreyi keşfetme, öğrenme gibi ihtiyaçlarının belirtisi olarak bir takım saldırgan davranışlar veyahut da yıkıcılık belirtileri gösterebilir. Freud doğal bir ölüm dürtüsü teorisi ileri sürmüş olmakla beraber, zamanımızın psikolojisi genel olarak saldırganlık eğilimlerini engellemeye karşı özel bir tepki olarak görmektedir. Öfke, kin, nefret ve çeşitli yıkıcılık eğilimlerini içine alan saldırganlık, çocuğun sık sık gösterdiği bir tepkidir. Çocuğun saldırma tepkisi toplumdan topluma değişik bastırma (suppression) metodları ile karşılaşır ve değişik ifade yoları, alanları bulur. Saldırganlığa en küçük bir ifade imkan tanımayan ve mutlak sindirme metodları uygulayan toplumlardan, çocuk saldırganlığının serbest ifadesine büyük yer veren toplumlara kadar değişik bastırma dereceleri vardır. Saldırganlık eğilimlerini bastırma derecesi değişik olduğu gibi, kullanılan tarzlar da değişiktir. Mesela utandırma, aç bırakma, hapsetme, korkutma, dayak vs. gibi metodların biri veya birkaçı bir toplumda diğerine nazaran daha ağır basabilir. Sears ve arkadaşlarının gösterdiği gibi şiddetli korkutma ve dayak şeklinde ağır cezalı yetiştirme metodlarının pasif, yaratma gücü kısıtlanmış karakter oluşumuna; buna karşılık demokratik ve hoşgörülü bir ortam içinde yetiştirilmenin daha bağımsız, kolay sosyalize olan, arkadaş edinen, iyi geçinen, yaratıcı ve realist karakter oluşumuna yol açtığı genellikle kabul edilmektedir. Diğer yetiştirme tarzlarında olduğu gibi, burada da, baskı ve cezanın kendisinden çok, bunu yapanların genel olduğu gösterilmiştir.
Hangi toplumda olursa olsun, saldırganlık dürtüsü tamamıyla bastırılmamakta ve bunlara toplum içinde çeşitli ifade imkanları gerekmektedir. Aggression çoğu zaman ya dolaysız (direkt) ifade imkanı bulmakta (harplerde olduğu gibi) ya da toplumun bazı inanç ve geleneklerinde yer değiştirmiş (deplacement) veya yansıtılmış (projection) şekilde ifade edilmektedir. Aşırı dedikodu, aşırı rekabet, spor faaliyetleri, ırk ve azınlık ayırımlarında, büyü ve göz değmesi inançlarına deplase veya projete edilmiş saldırganlık eğilimlerini bulmak mümkündür. Çocuk yetişirken toplumun sağladığı imkanlara göre bu ifade yollarını kullanmayı öğrenmektedir. 

Türk Toplumunda Çocuk Gelişmesi:

Çocuk yetiştirme tarzları ve kişilik gelişmesi konusunda sunduğumuz bu özet bilgiye dayanarak, hipotetik de olsa, Türk toplumunun öncelikle geleneksel kesimine ait bazı gözlemlerimizi ve görüşlerimizi kısaca belirtmek isteriz. Daniel Lerner bugünkü Türk toplumunu geleneksel (tranditional), geçiş halinde (transitional) ve modern olmak üzere üç gruba ayırmaktadır: Köyde yaşayan geleneksel grup, çoğunluk olduğuna göre, ülkemizin çocuk yetiştirme sorunları incelenirken, bu grubun ön palanda ele alınması gerektiğine inanıyoruz. Bilindiği gibi Anadoluda yaşayan Türk toplumu boyunca çeşitli toplumlar ve uygarlılar tarafından etkilenmiş olduğundan ve birçok değişmeler gösterdiğinden homojen bir topluluk sayılmaz. Bu yüzden inançlar, gelenekler, çocuk yetiştirme tarzları her bölge için aynı değildir. Fakat çocuk yetiştirme tarzlarının bazı yaygın şekilleri ve ana temaları ele alınarak bir açıklama ve tartışma zemini bulmak mümkündür. Bunu söylerken, çocuk yetiştirme tarzlarının yanında, bir toplumun doğal, ekonomik, politik her yönünün bir bütün halinde kişilik gelişmesini etkilediğini unutmuyoruz.

Çocuğa verilen besi, bakım ve temasın niteliğinin, çocuğun çevresine ve kendi kendisine karşı temel bir tutum geliştirmesinde son derece önemli olduğunu belirtmiş ve sağlam bir ego gelişmesi için gerekli güven duygusundan bahsetmiştik. Bu dönemde, çevrenin en yetkili temsilcisi anne olduğuna göre, kadının toplum içindeki yerinin çocuk yetiştirme tarzlarını ve niteliğini büyük çapta etkileyeceği şüphesizdir. Geleneksel Türk toplumu içinde kadın, erkeğe göre çok düşük bir sosyal rol içindedir; ağır iş gören, sinmiş, duygularını ve özel ihtiyaçlarını bastırmış ve kendi kendisine karşı saygı ve güven duygusu kazanmasına imkan verilmemiş bir kişidir. Gebe kalma, çocuk doğurma ve ölümü onun irade ve çabasının tamamen dışında, Tanrı tarafından önceden tayin edilmiş, kaçınılmaz olaylardır. O halde, kendisi güvensiz olan ve zamanının büyük bir kısmını tarlada, hayvan bakımında ve ev işlerinde geçirmek zorunda kalan annenin çocuğa vereceği bakımın nitelik ve niceliğinde yetersizlik düşünmek tenkitçi ve karamsar bir görüş sayılmamalıdır. Kanaatimizce, kadının bu toplumsal durumu çocuğun ilk yılında karşılaştığı yaygın bir engellemeye işaret etmektedir. Buna, doğal çevrenin, ekonomik ve hijyenik şartların imkansızlıklarını da eklersek, fizyolojik ve psikolojik düzeylerdeki engellenme derecesini daha kolay görebiliriz.

Bu dönemde daha spesifik olan yetiştirme tarzlarına gelince, çocuklar genellikle anne memesini almakta ve kundaklanmaktadırlar. Sağlam gelişme için anne memesinin şart olmadığı gösterilmiş olmakla beraber, anne ve çocuğu birbirine yaklaştırması bakımından bu tarzın Anadoluda pozitif bir faktör olduğu ileri sürülebilir. Ancak 2-3 yaşlarına kadar uzatılan emzirme geleneği (biyolojik mahzurlarına rağmen) her zaman anne şefkatinin ve düşkünlüğünün bir ifadesi değildir. Birçok yerlerde ekonomik amaçlarla veya gebeliği önler inancıyla, yahut da erkek çocuğu daha kuvvetli yetiştirme arzusu ile çocuk 2-3, hatta daha sonraki yaşlara kadar emzirilmektedir. Bu kadar uzun süreli emzirmenin etkileri bir araştırma ile tespit edilmişse de, çocuğun bağımlılık durumunu kuvvetlendirdiği ileri sürülebilir.

Kundaklamaya gelince, elimizde istatistiksel anlam taşıyan bir rakam olmamakla beraber, gözlemler, kundaklanmış Türk çocukları ile kundaklanmamışlar arasında motor ve entelektüel gelişme alanlarında açık farkların bulunmadığını göstermektedir. Kundaklamanın, çocuğun hareket serbestliğini önleyerek bariz bir engellenmeye yol açtığı ve bu suretle saldırganlık dürtülerinin gizli bir şekilde birikmesine ve aşırı bağımlılığa sebep olduğuna dair görüşleri yukarda belirtmiştik. Böyle bir ihtimal mevcut olsa dahi, çocukların doğma ve büyüme şartları göz önüne alınırsa, kundağın, çocuğun biyolojik düzeyde homeostatik dengesinin sağlanmasında önemli bir araç olabileceği de düşünülebilir. Nitekim, öncelikle doğumdan sonraki ilk haftalarda kundak kısmen anne döl-yatağını taklit eden, sabit bir ısı ve korunma ortamı sağlayan bir araçtır. Anne döl-yatağından çevreye geçişte bir yardımcı görevini görmesi mümkündür. Kanaatimizce, ilk aylarda kundaklama, çocuğun biyolojik ve psikolojik ihtiyaçları ile bağdaşmayan bir gelenek sayılamaz. Isıtma imkanları çok yetersiz olan ve kadınlarına ağır iş düşen bir toplumda böyle bir yardımcı aracın rolü kestirilip atılamaz. Asıl problem, kundağı kullanan toplumlarda kundağın çeşitli sembolik şekillerde (aşırı korunma, çevrenin sar tutulması, tecessüs ü önleme gibi) daha ileriki yaşlarda da devam edip etmemesidir. Yani bir yaşına doğru kundağı tamamen çözülen çocuğun bağımsızca hareket edebilmesi, çevresini keşfetmesi, bağımsızlık ve girişkenlik kazanması çeşitli yollarla engellenebilir. O zaman psikolojik bir kundaklanmadan bahsedebiliriz.

Anal eğitime gelince: Köy çocuklarında sıkı veya erken bir tuvalet terbiyesi çoğunlukta uygulanmamaktadır. Aşırı baskılı veya çok erken bir “uygun yer ve uygun zaman” eğitimi görmüyoruz. Yukarıda belirttiğimiz yayınlarda ve psikanalitik literatürde yalnızca sıkı veya vaktinden çok erken tuvalet eğitiminin etkilerinden bahsedilmektedir. Tuvalet eğitimi için özel bir kaygısı ve disiplini olmayan veya çok zayıf olan toplumlarda durum ne olacaktır? Bütün dini kurallara rağmen, benlik içine sindirilmiş bir temizlik ve düzen ihtiyacının noksanlığı acaba bu durumla ilgili olmaz mı? Bugüne kadar psikolojinin araştırma alanına girmemiş olmasına rağmen, abdesthanelerimize bilimsel bir göz atmanın, anal eğitim bakımından önemli ipuçları verebileceğini düşünüyoruz.

Dr. Lerner, Anadolu’da yüzlerce kişi ile yapılan görüşmelere dayanan araştırmasının sonucunda, geleneksel Türk toplumunda kişiliğin “Daralmış Benlik” (constricted self) özelliğinden bahsetmektedir. Daralmış benlik, tecessüs, girişme, empati ve değişebilmede eksiklik olarak tarif edilmektedir. Daralmış benlik kavramı, çocukta 2-6 yaşları arasında temelleri atılan ve Erikson tarafından formüle edilen bağımsızlık (autonomy) ve girişme (initiative) duygularında yaygın bir inhibisyon haline çok yakın bir anlam taşımaktadır. Geleneksel toplumda çocuklar yürümeye ve konuşmaya başladıkları çağdan itibaren, genellikle bastırıcı ve benliği daraltıcı bir yetiştirme sistemine tabi tutulmaktadır. Uysallık, boyun eğiş, saygılı duruş, konuşmama sistematik bir şekilde ödüllenmekte; hareketlilik, canlılık, tecessüs, fazla konuşma ve girişme çeşitli şekillerde kısıtlanmaktadır. 64 üniversite öğrencisi ve 50 hastabakıcıda yaptığımız bir soruşturmaya göre çocuklar genellikle, büyüklerin sözünü tutmama, saygısızlık, kırıcılık, saldırganlık, aşırı tecessüs ve hareketlilik gibi eğilimlere karşı, başlıca dayak, mistik yaratıklarla korkutulma, utandırma ve kasrtasyon tehditleri ile cezalandırılmaktadırlar. Sonuç olarak çocuk, anne-babanın birer uzantısı halinde, dar bir çerçeve içerisinde kısa zamanda bir identifikasyon yaparak “daralmış benlikleri” ile gelişmektedirler. Çocuğun bağımsızlık ve girişme çabasında yaygın ve şiddetli bir şekilde bastırılması (suppression) toplumun karakteristik bir tutumu gibidir. Görüştüğümüz üniversite öğrencilerinin ve hastabakıcılarının en sık gördükleri rüyalar, bir insan veya bir hayvan tarafından kovalanma ve kaçmak isterken kaçmama temasına aittir. Gene 64 üniversite öğrencisinden 50den fazlası haklı bir iş takibi için bir devlet dairesine girerken veya hocalarına basit bir soru sorarken şiddetli bir heyecan ve çekingenlik duyduklarını belirtmişlerdir. Bu bulgular, bağımsızlık ve girişme duygusundaki sinmenin ve büyükler tarafından cezalandırılma korkusunun tipik belirtileridir. Bu yetiştirme sisteminin, çocuğu ağır bir şekilde engellediği düşünülürse, engellenme-saldırma (frustration-aggerssion) kaidesi gereğince saldırganlık ve yıkıcılık dürtülerinin de birikerek şiddetlenmesi olağan bir sonuç olacaktır. Bu dürtülerin içinde bulduğu çeşitli ifade yolları arasında savaşçılık ve kahramanlıkla öğünme, göz değmesi ve çeşitli mistik inançlar sayılabilir. Özetleyecek olursak; Türk köylüsünde, çocuğun ilkel dönemde toplumsal ve doğal çevre tarafından doyurulmayışı bir yandan agresif dürtülerin artmasına; bir yandan da, onun kendi benliğine ve çevresine karşı bir güvensizlik tutumu geliştirmesine yol açmaktadır. Bu yüzden, insana ve doğaya (tabiata) güvenemeyen kişinin, insan ve doğa-ötesi kuvvetlere dayanmak ve güvenmek (her yardımı Tanrı’dan ve doğa-üstü kuvvetlerden bekleme şeklinde)ihtiyacı kuvvetlendirilmektedir. Daha sonraki dönemlerde uygulanan yetiştirme sistemi de bu problemi arttırmaktadır. Bağımsızca davranma, keşfetme ve girişme eğilimlerinin inhibisyonu gerçekte çocuğun engellenmesi ve saldırganlık dürtülerinin birikmesi demektir. O halde, çocuk yetiştirilmesinde ana teme: Bir yandan çocuğun bağımsız ve girişken hale gelmemesi, bir yandan da boyuna biriken agresif dürtülerini bastırmak zorunda bırakılmasıdır.

Özet


Bu yazıda, çocukluğun ilk altı yılına ait gelişme özellikleri kısaca belirtilmiş ve toplumsal yetiştirme tarzlarından bazıları ele alınarak, bunların kişilik gelişmesindeki rollerini ortaya koymak amacıyla yapılmış olan araştırmalardan örnekler verilmiştir. Beslenme, korunma, tuvalet terbiyesi, cinsiyet ve saldırganlık alanlarındaki yetiştirme tarzlarının muhtemel etkileri tartışılmıştır. Spesifik bir yetiştirme tarzının kişilik üzerindeki sürekli etkisinden çok, genel ve sürekli bakım tarzının ve toplumsal tutumun daha önemli olduğu görülmektedir. Herhangi özel bir yetiştirme veya bakım tarzı diğerleriyle birleşerek bir anlam kazandığı, bir örneğe uyduğu takdirde, kişilik üzerinde kalıcı etkilerinden bahsedilebilir. Çeşitli dönemlerin problemlerine ait örnekler verilmiş ve yazının sonunda da geleneksel Türk toplumunun yetiştirme metodları ve kişilik gelişmesi üzerinde bazı hipotezler ileri sürülmüştür.

Kaynak: M.Orhan Öztürk"Çocuk ve Ergen Psikiyatri Dergisi(1965)"

Bu yazı toplam 86 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2017 | Patnos Haber | Ağrı Haber | Patnos Haberleri | Son Dakika Patnos Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.